Sanat... Toplum için sanat, yok hayır, sanat için sanat tartışmaları var önce... Sonrasında klasik sanat, neo-klasizm, modern sanat, aman yok post-modern sanat çelişkileri var... Bu mu sanat- hayır, hayır, şudur aslolan sanat çıkmazları var tabii bir de her zaman. Sanata dahil olan ne, ne için sanat, neden sanat, mesaj mı vermeli sanat, güzeli mi icra etmeli, dikkat mı çekmeli, sokakta sanat olur mu, sanatın sürrealisti ne, resim nerde, heykel nasıl...?!?
Bunlar benim için önemli değil. Evet, öznel olarak tüm bunları bir kenara bırakmak istiyorum. Keza dönemimde yaşayan ve dahi benim gibi düşünen herhangi bir insanın da bu kelimelerin dolu-ama boş’luğunda kafalarını kurcala-t-mak istemediklerini zannediyor, dahası büyük ölçüde biliyorum. Sanat sanattır işte; diyip geçemiyorum ama- benim kafamı kurcalayan başka bir şeyler var keza.
Mesela ‘sanat dünyamız’ın 20. yy sonu sanat tartışmaları çok mühim bir noktaya dikkatimi çekiyor vakti zamanında. Diyor ki, art kelimesinin kökende baz aldığı resimdir. Plastic art dediğinde heykel veya mimaridir. Ancak literature literature, music ise music’tir. Dilimizdeyse sanat’a dahil olanlar arasında edebiyat da vardır, müzik de, mimari de. Ve dahi böyle olmalıdır kanaatindeyim. Bir romancı her şeyden evvel bir sanatçıdır. Keza filozof da bilimden evvela sanatın yanında yerini alır modern zamanlarda. Hatta bilim sanat ve felsefenin keşif ve fikirlerin artışıyla dallanıp budaklanmaları, biribirilerinden ayrılmaları mevzu bahisse, felsefe diğer ikisinin arasında yerini alır ve filozoflar da bu bağlamda her ikisine bazen eş oranda, bazen bir diğeri ağırlıklı olarak gönderme yapar vesaire...
Tüm bunlardan bahsetmemin esas sebebiyse ‘benim’ öznel yaşantımda neyi nereye oturtmam üzerine yazmak, kendimi ‘aralamak’ istemime bir girizgah oluşturmaları aslında. Yoksa ben ne bir eleştirmenim, ne de anlaşılageldiği anlamda bir sanatçı. Ya neyim ben? Yazmanın yaşamında yaptığı en iyi ve yararlı şey olduğuna inanan bir genç, çizmeye yeteneği olmadığına eminse de mimarlığın kendisi için en iyi meslek olduğuna kanaat getirmiş bir mimarlık öğrencisi, deklanşöre basmayı seven bir çocuk, amatör olarak her türlü enstrümana aşık olduğunca elinde tutup saçmalamaktan zerre çekinmeyen bir insan. Nefes alan sıradan bir organizma, Duchamp’ın tembelliğine öykünen bir ruh...
Çocukken yalan söylerdim ve bunların yalan değil de, ta içimde inandığım gerçekler olduğunu bildiğimden vicdani en ufak bir rahatsızlık duymazdım. Keza aldığım ahlak eğitimi neticesinde yalan kavramından alabildiğine uzak kafamın içi, yaratılarını benimser ve ‘uydurmalarının’ hayal gücü adledilmesinden gurur duyardı. Fakat yine de hikayeler yaratma konusunda pek iyi sayılmazdım ve anlatımım elverdiğince yazmak yerine adeta kusmayı tercih eder ve bu doğrultuda, parmaklarımdan kağıda dökülenleri ancak bir sürrealistin rahatlığı ve hatta rehavetiyle bir türe dahil etmeden, bir öyküye öykünmeden aktarır, okuduğumda hoşlanmadığım her şeyi, ki bu her şey olurdu genellikle, bir kenara buruşturup atardım. Sonra bileklerimin ve parmaklarımın yorulduğunu fark edip klavye-monitör aşinalığına bıraktım kendimi. Derken kendimi öyküleri bırakmış, romanlar yaratmaya-yaşamaya başlamış buldum. Benim için sanat edebiyattı. Müziğin yeri her zaman başkaydı çünkü müzik bambaşka bir şeydi bana göre ama tüm yaratılar içinde en mühimi edebiyat olmalıydı çünkü yazmak hakikaten bir evren yaratmaktı. Deklanşöre basmaktan ya da boyalara saldırmaktan öte bir tarafı vardı çünkü, saatler, haftalar, aylar alan yaratım süreci neticesinde boyalara saldıran ve yahut işinde gücünde olabilen bir sürü karakter oluşturma özgürlüğü vardı bu alanda. Bir roman oluşturmak her şeydi, içine sanat’tan da istenilen konuyordu, hayat’tan da... Yaşam ve yaratılar iç içe geçiyor, yaşadıkça yazıyor, yazdıkça yaşadığımı duyumsuyordum. Yıllardır özlediğim babam Okan oluyordu, ayrıldığım sevgilim Musa’ya dönüşüyordu. Kimsenin eksikliğini hissetmemek ve kendi kendine yetmek her neyse roman yazmak bunun için yeterli olacak tek gereçti işte. Başka bir mekanda başkalarıyla olmanın ve istenilen herhangi bir şeyi yapabiliyor olmanın en ala kaçış yoluydu. Kaçış edebiyatı diye bir şey yoktu zaten, yazın her anlamda kaçışın kendisiydi. Öte yandan bu kaçış insanı hayatın ta içlerine çekiyordu. Sevmedikçe, sevişmedikçe, paylaşmadıkça, gerçek hayattan –neyse o gerçek- birileri okumadıkça yazmanın da bir manası yoktu keza. Ancak yaratan bir kişi, arkadaşlarıyla oturup geyik yaptığı içki sofrasında bir an uzaklara dalıp roman karakterinin şekillenmesine izin verir, karşısındakini dinlerken kafasının içine karşısındaki adamların anlattıklarını da baz alarak notlar alıverirdi. Etraftaki binalara bakarken kafasını kaldırıp, o mekana gelecek olan karakterlerini düşünür, Seçil olsa burda ne içerdi diye sorgular, yeni tanıştığı adama Eren’in vereceği tepkiyi merak edip kıs kıs gülerdi.
Orhan Pamuk’un yazdığı az şeyi keyifle okumama rağmen, ettiği tek bir cümle kendisine hayran olmamı sağlamıştır, evimin terasından İstanbul’un büyüsüne hemen her kapılışımda bu cümleyi anımsar ve ağlamaklı olurum: “Ben odamın penceresinden bakıyordum, yazar oldum. Keşke kafamı dışarı uzatsaymışım.”
Evet, bu hakikaten yazar olmanın ne demek olduğuydu, hatta yaşamanın ne olduğu üzerine de önemli sayılacak bir doneydi belki.
Daldan dala atlamak mı bu bilemiyorum ama bir de hep azınlık oluşu vardır yaratan-düşünen insanın. İnsanların hayatı komplikeleştirmelerine ve hırsla bezemelerine kızıp dururken, bir taraftan da hayatı basit yaşamadığı için özeleştiri yapmaya yeltenen çelişkileri de bu ‘azınlıklık’ vaziyetine dahildir bir ölçütte. Bir kere, sanatçı ‘diğerleri’ tarafından zamanı boşa geçiren insan olarak algılanır çünkü kitap okumak ‘boş zaman’larda yapılan bir aktivitedir, sinemaya gitmek vakit geçirmek içindir, hele resim sergisine bakınmak arkadaşı beklerken ancak yapılacak bir eylemdir onlara göre. Bu ülkede sanatla uğraşmak da, ilgilenmek de, aylaklıktır. Aylak adam’lığın naifliğini çok az insan ayrımsar yazık ki. Diğer yandansa sanatla uğraşan, her boktan anlayan ‘aydın’ adam da boş durmayı eleştirir ve hayatın işe gidip gelip eşiyle sevişmekten, çocuk büyütmekten ibaret olmadığını savunur, çok önemli işler vardır bu hayatta. Nedense bu aylak adamla aydın adam arasında da pratikte incecik bir ayrım dahi var denemez. Sadece aylak ne yaptığının-yahut yapmadığının- farkındadır, aydın ise yaptığını hep daha kocaman şeyler olarak yorumlamaktan geri durmayandır.
Yakın zamanda Jim Jarmusch’un filmleri üzerine söylediklerini de hafızasına kazımış biri olarak, onun anlatısındaki ana temayı kendi cümlelerimle ifade etmem gerekirse; yaşamda ciddi meseleler üzerine kafa yorup uzun ama muhtemelen ve ne acıdır ki bir türlü neticelenmeyecek tartışmalara girmek yerine çok daha değerli şeyler vardır: sevilen bir insanla kayalara oturup günbatımını izlemek ve doğanın nimetlerini ayrımsayıp şükretmek, nefes almanın matematik hesabı yapmaktan daha komplike ama daha basit olduğunun farkındalığında yaşamayı başarmak gibi...
Tüm bu kafamın içini dökmelerden sonra, kendi yaşamıma ve yaptıklarıma dönecek olursam, yazmaktan ziyade çizmeye başladığım şu günlerde ve daha mimarlık eğitimimin üçüncü haftasında görüyorum ki tasarım hakikaten yaratım demekmiş ve dahi fark ediyorum ki, mimarlık eğitimim yaklaşık on-on beş senedir süregeliyormuş. Keza her şeyi başka gözlerle görüp irdelemeye başladığımı itiraf etsem de kendime, mekan kavramının üzerimde yarattığı olağan-ötesi etkiyi bu alanda kafamın çalışabileceğine bir işaret olarak algılamak istiyorum. Bir yandan anlıyorum ki mimari koca bir gereksinimmiş, sanata en dahil alanlardan biriymiş, edebiyattan bile öte olduğunu söyleyerek yazma istemime haksızlık etmiş olur muyum ki acaba diye düşündüren bir yaratıcılık, özgürlük ve hatta özgünlük alanıymış. Malaparte’nin de dediği gibi mimari tasarım bir portre yaratmakmış belki de ve bir an evvel portremi ortaya koymaktan başka az şey düşünebiliyorum son zamanlarda. İnsandan çok bina, ağaçtan çok taş, binalar dolusu insan gördüğümüz bir zamanda ve İstanbul gibi sıfatlarını sıralamama gerek dahi olmayan ‘işte öyle’ bir kentin kentliliği içinde ne kadar haklı görüyorum kendimi, bunu da ifade etmeye uğraşmam gerekmeyecektir olasılıkla.
Mekanın içinde yer almakla binaya dışarıdan bakmak üzerine konuşmak ve Wittgenstein’ın söylemlerine girmek içinse uygun yer burası değil sanırım. Her ne kadar fugue gibi bir şey bu dediysem de son olarak yukarıda bahsettiklerimle ilintili sözler etmek istiyorum kendimce. Neymiş sanat? Büyük ölçüde hayatın kendisi. Bir yaradan ortaya bir mekan koymuş ve insanlara hayat bahsetmişse, ki ateist olmadığım gibi inandığım tasavvufi ayrıntılara girerek örneklendirmeyi bozmak istemiyorum, yaradanın mekanındaki insan da eser üretecektir ve bu üretimin kendisi sanattır, sokaktaki bina bir eserdir, bir romanın yazarlığı o romanın tanrı-ça-sı olabilmektir. Ben de tasarladığım bir mekanda hakikaten kıymetli bir yazınsal eser verirsem bir gün, yaşamımda yapacağım en harika şey olacaktır bu sanırım...
SERAN DEMİRAL
23 Ekim 2007 Salı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)