22 Mart 2015 Pazar

Pierre Clastres’ın “Devlete Karşı Toplum” Çalışması Üzerine (Devletsiz Toplumların İktidar Anlayışı ve Yaşama Kültürlerine Dair)




İlk defa böyle bir şey yaparak, geçtiğimiz dönem bir yüksek lisans dersim için yaptığım sunumun metnini ekliyorum. ''Teorik'' yazılardan olabildiğince kaçınacağım blogda, kitap tanıtımlarına yer verdiğim için ve bu kitabın da antropolojiye, sosyolojiye veya Latin Amerika yerlilerine değil, genel olarak insanların farklı kültürlerine kıyısından bile olsa ilgi duyan insanlara -ki buraya göz atması muhtemel insanların büyük çoğunluğunu kaplar zannederim- hitap edebileceğini düşündüğümden, tereddütsüz paylaşmak istedim. Tanıtımdan ziyade kitap ''özeti'' olmasına hiç bakmayın, çok daha fazlası için, kitabı kesinlikle edinin ve okuyun derim. Clastres'ın metni hem bir antrpoloji manifestosu, hem de farklı kültürlerde farklı hayatların mümkün olduğunun hatırlatmasıyla düşündüren, umut veren, yeni kapılar aralayan bir boyuta sahip. İlginizi, merakınızı uyandırması umuduyla...


I- Kopernik ve Vahşiler
Kitabın ilk bölümünde Clastres, devletsiz toplumların, ‘ilerlemeci, gelişmiş, modern’ benzeri sıfatlarla andığımız devletli toplumlardan temel ayrımlarının neler olduğunu anlatarak, iki toplum biçimi arasında genel bir karşılaştırma yapmaktadır. Daha ilk sayfadan Nietzsche’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde isimli çalışmasına atıfta bulunarak aile, cemaat, ulus, kilise gibi kurumların da, tıpkı devlette olduğu şekliyle itaat eden-itaat edilen karşıtlığına dayandığına ve dolayısıyla itaat kavramının insanın özünden ayrı düşünülemezliğine dikkat çekmektedir (Clastres 2011:7-8).
Kendisi de bir etnolog olan Clastres’a göre, etnoloji çalışmaları, siyasetin arkaik kültürlerdeki durumunu araştırmaktadır. Farklı kültürlerdeki siyasi ilişkilerin kurulumunu anlamak ise, siyaset alanını belirleyen iktidar ve iktidar ilişkilerini anlamaktan geçmektedir. Burada cevabı aranan temel soru, siyasal iktidarın kaynağının kültür mü doğa mı olduğudur. Devletli toplumlardaki iktidar söz konusu olduğunda kültür etmeninden bahsetmemiz doğaldır; ancak ilkel toplumlar araştırıldığında, iktidarın kaynağının yaşamsal/biyolojik olma ihtimalinden bahsetmek, doğadan kaynaklanıyor olup olmadığını sorgulamak mümkündür. Siyasal iktidarın temeli üzerine bir deneme başlıklı makalesinde Lapierre’nin sorduğu soru da bu kaynağın doğanın kendisi olup olmadığıdır, cevabı belirleyen ise hayvanlarda iktidar olmayışıdır. Siyasal iktidar, insan doğasına değil toplumsal yaşama içkindir. Öte taraftan, arkaik toplumlar birbirinden çok farklı özellikle gösterdiği için, vahşileri genellememek gereğinin altı çizilmektedir (2011:8-9).
Lapierre toplum tiplerini belli gruplara ayırır, ilkel toplumları küçük ve kapalı topluluklar olarak nitelendirir ve bütün bu ayrıştırdığı toplum tipleri içerisinde iktidarın ne oranda var olduğunu araştırma amacını güder. Ona göre, toplum ilkelleştikçe iktidar sıfıra yaklaşmaktadır. Devletin var olup olmadığı toplumlardan ziyade, iktidarın olup olmadığı (ne oranda olduğu), toplumların araştırma konusu haline getirilmesi gerekmektedir. İktidar ile kastedilen ise, genel anlamıyla emir-itaat ilişkisinin varlığıdır.
Weber’in devlet tanımına değinen Clastres, iktidarın özünün şiddete dayalı olduğunu, bu şiddetin meşruiyetiyle devletin varlığından bahsedebileceğimizi vurgulamaktadır (2011:11). Arkaik toplumlarda zorlama, şiddet olmaksızın bir iktidardan bahsetmek mümkün müdür, işte çalışmanın odak noktasını belirleyen soru asıl budur. Yazar, toplumları ilkel-modern, devletli-devletsiz biçiminde ayırırken; ilkel toplumların yazısız toplumlar olduğunun ve ekonomik açıdan geçim aşamasında bulunduklarının altını çizer. İktidarın kaynağı olarak bir kabile liderinden, şefinden bahsetmek mümkünse de, emir-itaat ilişkisi, siyasi erk söz konusu değildir. Amerikan yerlilerinin farklı gruplardan oluştuğunu, Meksika, Orta Amerika yerlileri ve Andlar’ın kültürlerinin birbirinden son derece farklı olduğunu vurgulayan yazar, yine de iktidarın yoksunluğu nedeniyle bütün bu ilkel kabilelerin homojenliğinden bahsetmenin mümkün olduğunu söylemektedir. İktidar kullanımı, bütün toplum adına karar verme anlamını taşır. Iroquoi Büyük Meclisi’ni oluşturan 50 sachem (kabile şefi) vardır ve bunların bileşiminde bir devletin varlığından bahsetmek olasıdır. Bu noktada ise Clastres, Iroquoi’larda iktidar sorununun kabile düzeyinde olduğuna dikkat çekmektedir (2011:12).
Arkaizmi belirleyen unsurlar toplumun yazısız olması ve geçim ekonomisine sahip olmasıdır. Geçim ekonomisinden anlaşılan şey, artı değer üretebilecek durumda olmamak gibi görünse de, esasında bunun bir yanlış değerlendirme olduğunu söyleyen yazar, Güney Amerika’da çoğu toplumun ihtiyacın iki katı ürettiğini, yıllık tüketimlerine eşit miktarda artı değer ürettiklerini belirtmektedir (2011:13). Kitabın son bölümünde ekonomi-siyaset arası ilişkinin tartışıldığı kısımda, bu konuyu yeniden gündeme getiren Clastres, yerlilerle ‘gelişmiş’ toplumlar arasındaki yaşama/çalışma kültürünü de karşılaştırmaktadır; biz de buna yeri geldiğinde değineceğiz.
Yazarın biyoloji kaynaklı olduğunu iddia ettiği evrimcilik düşüncesi, tarihin tek yönlü ve tek tip ilerlemeciliği anlamını taşımaktadır. İlkellikten modernliğe geçiş çizgisinin sürekli ve sıçramasız bir ilerleme süreci olduğu düşüncesi Avrupa merkezci olduğu kadar; ‘tohum halinde, doğmakta olan, azgelişmiş’ benzeri tabirler de bütünüyle etnosantrizm kaynaklıdır. Çünkü bu bakış açısına göre, gelişmiş olan az gelişmişten, doğmuş olan doğmakta olandan, filizlenmiş olan tohum halinde olandan ‘ileride’ olduğu gibi, üstündür de. Clastres Avrupa merkezci anlayışı eleştirerek herhangi bir yerli kabilenin dahi kendi kültürünü diğerlerinden üstün gördüğüne dikkat çeker. O halde; ilerlemenin çizgisinin tek tipliliği, gelişmenin iyileşmekle aynı anlamı taşıdığı benzeri düşünceler anlamını yitirmekte, dahası yanlışlanmaktadır. Bu noktada antropoloji disiplininden gelmekte olan yazarın sorduğu “Siyasal bir antropoloji mümkün mü?” sorusu da daha dikkat çekici olmaya başlar. Clastres’a göre toplumdaki her şey iktidar alanına girmesi, yani siyasetin her yerde olması, hiçbir yerde olmaması anlamına gelmektedir (2011:18). Arkaik toplumlar, bu şekilde bakılacak olursa, siyasal değillerdir ancak bu onların toplum olmadıkları anlamına gelmez.
Siyasetin olmadığı yerde siyaset-dışı olan kavramından da bahsedemeyeceğimiz için, siyaset dışı siyasetin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yani toplum için iktidar zorunludur. İktidarlı-iktidarsız toplum ayrımı yerine başka bir ayrımın incelenmesi gerekmektedir: Zorlayıcı iktidarın olduğu toplumlar ve zorlayıcı olmayan iktidarın olduğu toplumlar. İşte tarihsiz, arkaik toplumlar, zorlayıcı olmayan iktidara sahiptir (2011:20-21).
Toplumun ne olduğunu anlamak için siyasal iktidarın ne olduğu sorusuna cevap verilmelidir. Tarih ve tarihli topluma ilişkin yargıda bulunmanın, bu devletli-devletsiz toplum ikiliğini anlamanın yolu ise, zorlayıcı olmayan iktidardan zorlayıcı iktidara geçişin nasıl olduğunu anlamaktan geçmektedir. Marksizm, iktidarın varlığını toplumsal güçler arasındaki çatışmaya borçlu olduğunu iddia eder. Ancak marksist anlayış da, ilerleme düşüncesine sahiptir. İlerleme düşüncesinin tersyüz edilmesi gerektiğini vurgulayan Clastres ise, Kopernikçi bir devrime ihtiyaç olduğunu söyler (2011:23). İktidarın zorlayıcı olmadığı, devletsiz toplumları anlamak için yeni bir güneş seçmek zaruridir.

II- Mübadele ve İktidar: Yerli şefliğin felsefesi
Başlıktan da anlaşılacağı gibi, bu bölüm yerli kabilelerde ekonomi ve siyaset kavramlarının nasıl var olduğunu açıklamaya yönelik bilgiler içermektedir. Şefin otoritesi, mülkiyet ilişkileri özellikle değinilen konulardır.
İlkel toplumlarda siyasal yapıya dair iki olasılıktan bahsedilmektedir kitapta; birincisi ilkel toplumun gerçek bir siyasal örgütten yoksun olma ihtimalidir, ikincisi ise ilkel toplumda var olan siyasal örgütün despotluk, tiranlık biçimi halini almasıdır (2011:24-25). Amerika’daki yerli topluluklar, demokrasi ve eşitlik kavramlarına ağırlıkla yer verirlerken; adalardaki Tainolar, Caquetiolar, Jiragiralar, Otomanglar, şefin otoritesini yüceltmektedir. Onalar, Yahganlar gibi toplumlardaki ise şeflik yoktur; hatta Jivarolarda şeflik kavramını karşılayacak bir kelime dahi yoktur. Bütün bu toplumlarda ortak olan ise, toplumsal tabakalaşmanın ve siyasal otoritenin yoksunluğudur.
R. Lowie ‘titular chief’in (itibarlı şef) görevlerini şu şekilde sayar: Şef, toplumda barışın mimarıdır, toplumdaki barış, uyum ve uzlaşmanın sorumlusudur. Mülkiyet konusunda cömert olmalıdır ve toplumun taleplerinin karşılanmasını sağlamalıdır. Toplum içerisinde en az mülke sahip olan kişi genellikle şef olmaktadır. Bir diğer görevi ise hatipliktir, dolayısıyla iyi konuşma yeteneğine sahip olmalıdır (Clastres 2011:26). Şef, dile, sözcüklere hükmedendir. Konuşan kişi olmak, şef olmak anlamı taşımaktadır (2011:35). Sivil ve askeri şef olarak toplum içerisinde iki ayrı şefin varlığından bahsetmek mümkündür. Dış tehditin söz konusu olduğu durumlarda askeri şefin varlığı söz konusudur ve böyle bir durumla karşılaşıldığında şef zorlayıcı iktidarın sahibi haline gelebilir. Jivaroların yalnızca savaş durumlarında şefleri vardır.
Yukarıda saydığımız görevlerin yanı sıra, şefin çokeşlilik gibi bir ayrıcalığından bahsedebiliriz. Toplumun refahı ile avcılık doğrudan alakalıdır; çok karılı ailelerde de avcılık önemlidir (2011:31). İyi bir avcı olmak, aynı zamanda siyasi bakımdan güç sahibi olmakla eşdeğerdir. Şef, toplumda en çok çalışan, ürün yetiştiren, iyi avlanan kişi olmalıdır.
Kültür ile doğa arasındaki karşıtlıktan bahseden Clastres’a göre, kültür dünyası doğayı olduğu kadar iktidar alanını da yadsımaktadır. Toplumlar üstü olan iktidar ise, meşruiyetini sağlamak için kültürü yadsımak durumundadır; bu da devlet ile kültür arasında bir karşıtlık anlamına gelir. Yerli toplumların siyaset felsefesini oluşturan işte bu kültür-devlet karşıtlığıdır (2011:38).
Mübadele konusunda bu bölümde, malların mübadelesi dışında kadınlar ile sözcüklerin de mübadelesinden bahsedilmekte ve özellikle çok eşlilik üzerinde durulmaktadır. Şefin konuşma yetisi ve çok eşli hali düşünüldüğünde, mübadelenin bütün çeşitlerinin sonlandırıcısı şefin kendisidir. Topluluğun şefe duyduğu güven ve bağlılık, şefin statüsünü korumasını ve denetimini sürdürmesini sağlar. Şefin iktidarı, aynı zamanda iktidar kavramının kendisini engellemektedir.

III- Bağımsızlık ve Dıştan Evlenme
Bu bölüm genel hatlarıyla aile, evlilik, toplumsal örgütlenmenin etmenleri üzerinedir. Örgütlenme biçimlerini tarif etmek isteyen Clastres, farklı toplumlar arasında karşılaştırmaları gündeme getirir. Mesela İnka İmparatorluğu’nda güçlü bir merkezi iktidar ve ekonomik örgütlenme biçimi söz konusuyken; Ormanda yaşayan mikro topluluklar birbirine benzerdir, ancak bu benzer topluluklar aynı zamanda düşmandır da. Murdock ise, ilkel toplumlardaki bu parçalı yapının, bölünmüşlüğün ve savaşçılığın abartıldığını söylemektedir.
Tupi, Carib, Aravak gibi dil aileleri benzer olan, aynı eko sistem modeline sahip toplumlarda, bahçecilik ağırlıklı tarımın yanı sıra avcılık, toplayıcılık ve balıkçılık ile geçim sağlanmaktadır. Maloca ismindeki evlerde, geniş aileler yaşamaktadır. Siyasal özerkliğe sahip Tropikal Orman yerlileriyse, örneğin Fuegler, Pataganlar, Guayakiler, tarımla hiç uğraşmayan, avcılık ve balıkçılık ağırlıklı geçinen göçebe toplumlardır (Clastres 2011:45).
Maloca yerleşimlerinde 100-200 civarı insan yaşamaktadır ve anayerlilik/babayerlilik esasına bağlı olarak, evlilik sonucu maloca’dan ayrılma durumu söz konusu olabilmektedir. Çok sayıda geniş ailenin bir araya gelmesiyle oluşan demos’lar toplumsal siyasal birimler olarak dıştan evlenmeye dayalı yapılardır (2011:48). K. Oberg, iktidar mücadelesi olmayan bu toplumları ‘homojen’ olarak adlandırır. Homojen toplumlarda, tabakalaşma veya yatay bölünme söz konusu değildir; bunun yerine cinsiyet, yaş ve akrabalık esasına bağlı farklılıklar önemsenmektedir.
Komşuluk, evlilik, akrabalık ilerledikçe, yabancılık ortadan kalkacak buna bağlı olarak düşmanlıklar azalacaktır (2011:54). Fakat birlikte var olmak, homojen yapıyı korumak için Güney Amerika toplumlarının çoğunda dıştan evlenmede sınırlandırma görülmektedir. İlkel toplumlarda gücün esas amacı dengeyi korumaktır ve bu amaç için aileler bazında sınırlı liderlik vaziyetleri dikkati çekmektedir. Mesela Tupinamba köyünde 4 ila 8 arasında büyük evler (maloca benzeri) bulunmaktadır ve her evin lideri konumunda birisi olduğu gibi, aynı zamanda köyün de bir lideri vardır (2011:61). Bazı yerlerde ise, dıştan evlenmeye bağlı olarak meydana gelen soy zincirindeki çoklu yapı, şefin yardımcıları olmasını zorunlu kılar. Şefin yanı sıra bir yaşlılar meclisinin de olduğu yerlerde, çok başlı bir iktidar mekanizmasından bahsetmek mümkündür.
Toplumların evlilik benzeri durumlara bağlı olarak farklı bölgelere yerleşmesi, toplumlar arası ilişkilerin gelişmesine yol açar. Levi-Strauss ve Metraux’un çalışmalarında görülebileceği gibi, uzak yerleşim yerlerindeki toplumlar arasında ticaretin yoğun olması dikkat çekicidir. Tupilerde ise, ticaret şeflerin başka köylerde otoritesini artırmaya yönelik olarak kullanılmakta ve şefin iktidarının artmasına, hatta toprakta yayılmacı bir zihniyetin varlığına işaret edebilmektedir. Amazon’daki Omagua ve Cocama’da merkezi iktidar yaratma eğiliminde şefler olduğu gibi (50-60 kişinin yer aldığı 60 evden meydana gelen 3000 kişinin üzerindeki insan üzerinde otorite sahibi olan şefler olduğu bilinmektedir); Tupinamba’da 10-20 köyün bir araya gelmesiyle oluşan federal yapıları görmek mümkündür (2011:62).


IV- Amerika Yerlilerinin Nüfus Yapısı
Nüfus ve iktidar arasındaki ilişkiye aile ve örgütlenme modellerinin karşılaştırılmasıyla yapılan girizgah, bu bölümde esas konu haline gelir. Güney Amerika’nın tamamındaki toplumlarda siyasi birimlerin birbirinin aynısı olmadığı bir önceki bölümde ortaya konulmuştu. Burada sorulan temel soru ise, nüfus artışının iktidar yapısını değiştirip değiştirmediğidir (Clastres 2011:66). Nüfusun yoğunlaşmasıyla tarım üretiminin de artması gerekmektedir. Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşıp geniş arazilerde göçebe olarak yaşayan nüfusu az toplumlara karşılık 16. yüzyılda Amerika’nın çeşitli yerlerinde yerleşik tarım toplumlarının var olmuştur.
1539 tarihinde Guarani yerlilerinin 350.000 kilometrekare alanda 1,5 milyon nüfusa ulaştıkları bilinmektedir. Böylesi kalabalık bir nüfusta hem geçim ekonomisinin çökmesi kaçınılmazdır; hem de farklı bir siyasal iktidar yapısından bahsetmek olası hale gelmektedir (2011:77-78). 16. yüzyıl ortalarında beyazların gelişiyle salgınlar ortaya çıkmış ve 17. yüzyıla gelindiğinde hastalıklar neticesinde nüfus büyük oranda azalmıştır. Cizvit tarihçisi Peder Lozano’ya göre, 1730’da Guarani nüfusu 130.000 civarındadır (Clastres 2011:79).

V- Yay ve Sepet
Kadın-erkek ilişkilerinin, toplumsal yapıdaki kadının ve erkeğin rollerinin konu edildiği bölümde Guayakilerde cinsiyet rolleri ele alınır. Kadının toplayıcılık yaptığı ve erkeğin avlandığı bu toplumlarda, kadın sepet örer, çocuk bakar, yay ipi imal eder. Erkeğin avlanması kadının ise topladıklarını taşıması gereği; kadın sepet ile erkek ise yayla özdeşleşmiştir. Yay ve sepet gibi nesnelerin, cinsiyet rollerine bağlı olarak kadını veya erkeği sembolize ettiği görülmektedir. Kadın ve erkeğin rollerinin geçtiği mekanlarda da bir ayrışma söz konusu olur. Avlanan erkeğin mekanı ormanlarken, çocuk bakan, sepet ören kadının yaşadığı alan kamp alanlarıdır (2011:86).
Toplumsal cinsiyet rolleri, aynı zamanda çocukluktan erginliğe geçişte de kendini göstermektedir. Kız çocuklarsa sepetlerini ördüklerinde, toplumda kimliklerini kazanır; erkek çocuklarsa yaylarını kendileri hazırladıklarında, toplumun üretici üyeleri haline gelirler. Üreticilik vasfı erkeğe layık görülmektedir, kadın-erkek karşıtlığı tüketici-üretici karşıtlığı anlamını taşımaktadır. Dil de, üretken olduğu için, kadının bireysel olarak şarkı söylemesi söz konusu olmaz. Erkek bireysel, kadın ise toplu halde şarkı söyleyebilir. Dilin kullanımı, toplumdaki rollerin ifadesi açısından önem taşımaktadır (daha evvel hatiplik ve şeflik ilişkisinde de görüldüğü gibi) (2011:93). Ben olmak, birey olmaktır ve bu ancak şarkı ve söz ile mümkündür (2011:101).
Toplumun zorunluluğunu gündelik hayatta göstermek adına yöntemler vardır. Erkek, avladığı hayvanın etini kendisi yemez, başkası için avlanır ve yiyeceği yemeği de bir başkasından alır. Üreticiler arasındaki bu ilişki biçimi onların mübadele içine girmelerini zorunlu kılar. İnsanlar yiyeceklerini paylaşmak, değiş-tokuş faaliyetini gerçekleştirmek zorundadır, çünkü topluluk halinde yaşamaları zorunludur. Guayaki dilinde ‘tiku’ kelimesi hem beslenmek hem de sevişmek anlamlarında kullanılmakta (2011:98) ve ‘değiş-tokuş’ ile kastedilenin genelliğini ortaya koymaktadır.


VI- Yerliler Nelere Gülüyor?
Yerlilerin kültür-sanat ürünlerini anlatan ve mitler ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi ele alan kısımda, iki mit anlatısına yer verilmiştir. Her ikisini de kaba güldürü olarak yorumlamak mümkündür, hatta ilkinde belden aşağı kısımlar da yer almaktadır. İlk mitte, yaşlı şaman söz ile düşünceyi ayırt edemediği için gülünç duruma düşer (2011:115-116). İkinci mitte ise bir jaguarın alay konusu olduğu görülmektedir. Şaman da, jaguar da toplum içerisinde öfke, korku ve saygı uyandırmaktadırlar. Şaman yaşama ve ölüme hükmeder; toplumun gülemeyeceği kadar uzağında hayranlık ve korku duyulan şahıstır. Jaguar ise iyi bir avcı olduğu için toplumdaki insanların rakibi konumundadır; dolayısıyla günlük yaşamda alay edilmek bir yana, saygı duyulan bir vaziyetleri vardır. Burada görülmektedir ki; gerçek ile mitte karşımıza çıkan durumlar birbirine tamamen zıttır, gündelik dünya ile düşsel dünya arasında bir çelişki söz konusudur. “Mit, gerçeği kabul edilebilir düzeye indirmenin yoludur” (2011:118).  
Gerçek hayatta kimsenin göze alamayacağı bir küçümseme/alay etme hali, dil düzeyinde gerçekleşmektedir. Yerlilerin güldükleri şey, grotesk olmanın yanı sıra, kendileri için ölüm tehlikesi taşıyan şeydir. Kitapta konu edilen mitlerde, Büyük Yolculuk temasının işlendiği ayrıca dikkat çekmektedir. Güneşe, iyiye yapılan bir yolculuktur bu ve mitlerin kültürü aktarıcı işlevine yerinde bir örneği oluşturur (2011:120-122).


VII- Söz Görevi
Konuşan kişinin şef olduğuna ikinci bölümde, yerli şefliğin felsefesi kısmında değinilmişti. Burada da konuşmanın konuşma gücü anlamına gelmesi, söz ile iktidar arasındaki dolaysız ilişki, kabileye hükmedenin kelimelere de hükmetmeyi becermesi gerektiği vurgulanmaktadır (2011:123-124). “Şefiniz kim?” sorusu konuşmaları yapan kişinin kim olduğu sorusuyla aynı cevaba sahiptir.
Devletli toplumlarda söz iktidarın hakkı iken, devletsiz toplumlarda söz iktidarın görevi olmaktadır (2011:125). Ancak şefin konuşması sırasında, devletsiz toplumun hiçbir üyesi sessiz olup söyleve kendisini vermek zorunluluğu taşımaz. Şef geleneksel yaşam kurallarına yönelik konuşurken, insanlar gündelik hayatlarına devam eder, işleri neyse onu yaparlar. Şefin konuşmasının içeriğinin önemi yoktur, sözden yoksundur çünkü gerçek anlamdaki bir iktidardan da yoksundur. Şeflik yapmaya kalkan, emir vererek bir emir-itaat ilişkisi oluşturmaya çalışan her kimse, dışlanır ve şeflikten terki sağlanır. İlkel toplum, kendisinden ayrı bir iktidarın varlığını kabul etmez; çünkü toplumun kendisi bizatihi iktidardır. Devletsiz toplumda iktidarın kaynağı, şef değil, toplumdur. İktidarın kurumdan, şefin emretme gücünden ayrı duruşu, toplumun devletsiz/iktidarsız devamını sağlar.
Şefin konuşma görevi, bu halde onun iktidar olmasını engelleyen şeydir (2011:126). Şef, sözün alanına hapsolmuştur, meşru bir şiddetin uygulayıcısı değildir. Başlangıçta belirtildiği üzere, zorlayıcı iktidara hakim olmayan bir şef ve devletsiz bir toplum bu şekilde mümkün kılınmıştır.

VIII- Ormanın Peygamberi
Andlarda veya Tropikal Orman kültürlerinde çeşitli inanç biçimleri görülmektedir. İnanç ve değerler sistemi kabile içerisindeki birliği ve dayanışmayı artırıp toplumun devamlılığını sağlar ancak toplumun kendi içine kapanmasına da yol açar (2011:130). Oruç, dans gibi eylemlerle ibadet eden toplumların nihai amacı kötülüğün olmadığı ülkeye erişimdir (2011:128); burada mitlerde konu edinilen Büyük Yolculuk’a benzer bir inançtan bahsedilebilir. Sözlü edebiyata verilen önem, mitoloji ve dinsel şarkıların toplumun kültürünü besleyişi de bu düşünceyi doğrular niteliktedir.
İlkel toplumlarda kültür, dil, sanat ve din birbiriyle sürekli etkileşim halindedir. ‘Son insanlar’ Mbyalar’da, gündelik hayatta kullanılan kelimelerde kültür-doğa-dil arasındaki bağın gücü de görülmektedir. Mbyalar, ok için ‘yay çiçeği’, pipo için ‘sisin iskeleti’ tabirlerini kullanmaktadırlar.

IX- ‘Çok’ Olmayan ‘Bir’
Dünyanın kusurlu olduğu bilinen gerçektir, yerliler bu kusurluluğun kaynağını var olanların birliği olarak görürler. Bir, kusurlu olandır, kötülüktür; bozulan şeyleri ve sonluluğu ifade etmektedir. Bu yüzden bir olmayan ‘çokluk’ arayışından bahsedilmektedir (Clastres 2011:139). 

X- İlkel Toplumlarda İşkence
Kitapta Clastres, yazı ile yasanın bağlantısı üzerinde durur, yazının varlığının yasa koyma gücü anlamı taşıdığını söyler (2011:143). Ortaya attığı düşüncesi desteklemesi açısından edebiyattaki kimi örneklerden yararlanır; bunlardan başlıcası Kafka’nın Ceza Sömürgesi isimli hikayesidir. Ceza Sömürgesi’nde suçlunun bedeni yasanın yazıldığı yüzey olarak kurgulanmıştır. Clastres bu örnekten sonra, 1960-70’lerde Sovyet toplama kamplarında, gerçeğin kurguyu aştığına dikkat çeker; kamplarda yazı-yasa ve beden arasında doğrudan ilişki kurulur, suçlu söylenenleri kendi vücuduna yazmaktadır (2011:144).
İlkel toplumlardaki törenler, toplumun üyesi olmanın göstergesi olan kabul ayinleri de bedenin toplum tarafından ele geçirilmesinin bir ifadesidir aslında. Geleneksel olarak bireye işkence edilir, beden üzerinde bir iz bırakılır; böylece hem kişinin dayanıklılığı ölçülmekte hem de o topluma olan aidiyeti kanıtlanmaktadır (2011:148). Vücuda kalıcı bir iz bırakmak, bedenin hafızasına, bedenin sahibi olan bireyin de bir sahibi olarak toplumun varlığını hatırlatmaktadır, ‘sen bizdensin’ mesajını kabile bireye işkenceyle verir. İlkel toplum üyesini işaretleyen toplumdur.
Clastres’a göre, ilkel yasa eşitsizlik yaratan devletin yasasına karşı çıkmak için konmaktadır. İktidar sahibi olmayı da devlete/iktidara boyun eğmeyi de reddeden bu anlayışta, toplumdan ayrı var olamayacak, ayrı bir kurumu yaratmayacak olan yasanın yazılabileceği tek yüzey vardır: İnsanın bedeni. Ancak bu şekilde, toplumun kendisi iktidarla eşdeğer olur; her yerde olan iktidar aslında ‘hiçbir yerde’dir. Neticede devlete karşı olan toplum, korkunç bir zulüm pahasına, daha korkunç olanın ‘başa’ geçmesini önlemiştir.

XI- Devlete Karşı Toplum
Bu bölüm, ilk bölümde ele alınan konuları daha detaylı olarak işler ve bir sonuca varmaya çalışır. Yazısız, tarihsiz ve devletsiz olduğunu belirttiğimiz arkaik toplumlarda eksik olan bir başka şey, ekonomileri geçim aşamasında kaldığı için, üretim fazlasının sürüldüğü pazar ekonomisine sahip olmayışlarıdır. Arkaik toplum, sürekli kendisinde eksik olana göre tanımlanır. Burada yine Clastres’ın etnomerkezci, ilerlemeci yaklaşıma eleştirisi görülmektedir. Pazar ekonomisi, yazı, devlet, tarih olağandır; uygarlaşmamış toplum ilkel toplumdur ve pazara, yazıya, devlete sahip değillerdir. Yaşamaları, geçinmeleri için kendilerine yeten en az miktarı üreten bu toplumların günü gününe yaşama anlayışlarının da kaynağında teknolojik yetersizliğin bulunduğu iddia edilmektedir. Buradaki bakış açısı da bir ‘eksiklik’ tarifi üzerinden geliştirilmiştir. Clastres buna karşı çıkar. Tekniği ‘ihtiyaca uygunluk’ olarak tanımlar ve ilkel toplumların teknik açıdan geri kalmış, eksik veya kusurlu bir pozisyonda yer almadıklarının altını çizer (2011:152-153).
Clastres’a göre, her toplum ihtiyacı için gerekli olan egemenliği sağlar. Teknik düzeyde ileri gitmişlik/geri kalmışlık, teknolojik hiyerarşi benzeri durumlar söz konusu değildir; aslolan toplumun içinde yer aldığı koşullara uygunluğudur. Günlük yaşamda kendilerine gerekecek aletleri yapmak konusunda ustalık edinmeleri, onların teknolojik açıdan yeterli oldukları anlamına gelir.
Bu bağlamda yazar bir başka karşıtlığa dikkat çeker. Halk dilinde insanlar “köle gibi çalışmak” tabirini kullanırlarken, Güney Amerikalılar “yerli gibi miskin” deyimini kullanmaktadırlar (2011:154). Batı uygarlığındaki iki temel kaide, ilkel toplumlarda tersyüz edilmiş haldedir. Birincisi, toplumun devletin koruyuculuğu altında var olması zorunluluğu; ikincisi ise çalışmanın zorunluluğudur. Geçim ekonomisindeki toplumlar, üretim etkinliğine son derece sınırlı bir zaman ayırarak yaşarlar. Erkekler toprağı tarıma uygun hale getirir, taş, balta ve ateşin kullanımıyla tarım yapılabilir alanlar yaratırlar. Kadınlar ise ekim, çapa, hasat görevlerinden sorumludur. Erkekler 4 yıl boyunca ortalama 2 ay çalışırlar, kalan zamanlarındaki avcılık, balıkçılık benzeri üretim etkinliğine dahil edilebilecek faaliyetleri zorunluluk nedeniyle değil, keyfidir. Uygar toplumdaki mesai saatlerine benzemeyecek biçimde, ilkel toplumlarda günde en fazla 3 saat kadar bir süre çalışılmaktadır. Bunun esas sebebi, artı-ürün üretme zorunluluklarının olmayışıdır. Sadece ihtiyaçları olanı elde eder, ihtiyaç fazlasını ise kendi aralarında paylaşırlar. Potlaç denilen gelenekleri ilkel toplumların mübadele biçimine bir örnek oluşturmaktadır. Belli dönemlerde herkes ihtiyacı fazlası yiyeceği, içeceği, giyeceği bırakır, başka aile veya kabilelerin sahiplenmesine olanak tanır.
Lizot, ilkel toplumların çalışmayı reddettiklerini söyler, Clastres ise yerlilerin beyazların uygarlığına karşı tutumunu şu cümleyle açıklar: “Yerliler beyazların madeni baltalarının taştan üstünlüğünü görünce, aynı sürede daha fazla üretmek değil, aynı ürünü kısa sürede üretmek istediler” (2011:157). İlkel toplumlar için üretim, yaşamsal ihtiyacın karşılanmasından fazlası değildir.
Siyasal ilişki olan iktidarın, ekonomik ilişki olan sömürüye zemin hazırladığı görüşünü taşıyan Clastres, Vahşiler ile İnka İmparatorluğu arasında bir karşılaştırmaya gider: Vahşilerdeki (yukarıda bahsettiğimiz potlaç geleneğine benzer) mübadele olgusunun yerini, İnka yerlilerinde borçlanma almıştır, İnka yerlisi efendisi için üretmektedir (2011:158). Köle-efendi, yöneten-yönetilen ilişkisinin olduğu yerde, üretim biçimi de buna bağlı değişiklik göstermek durumundadır. İktidar emek üzerinde tahakküm kurduğunda devlet doğar, toplumsal sınıflar ve tabakalaşma kök salar. Ekonomiyi reddeden toplumlar, “kuralsız ve kralsızdır” (2011:160).
Ne zaman ki devletli-devletsiz ayrımından bahsedilir, vahşiler ile uygarlar, gelişmişler ile ilkeller gibi ikilikler söz konusu olmaya başlar; o zaman ‘Zaman’ kavramının kendisi ortadan kalkar, tarihten bahsetmeye başlarız. Görüldüğü gibi Clastres, marksist anlayışın altyapı-üstyapı kavramlarının tersine, siyasal yapının maddi temeli belirleyici haline yakın bir görüşe sahiptir. Başka bir deyişle, Clastres’ın bakış açısına göre, altyapı siyaset, üstyapı ise ekonomidir. İlkel toplumlarda hiyerarşi, iktidar ilişkisi yoktur. Zengin-yoksul, sömüren-sömürülen ayrımları da bütünüyle iktidar ilişkisine dayanmaktadır. Devlet, egemen sınıfın çıkarlarını koruyan yapıdır ve sınıf kavramını doğuran da bizatihi devletin kendisidir (2011:162-163).
İlkel toplumdaki şeflerin otoritesi olmadığı için, devlet liderlerinin şefin evrimleşmesiyle türediği düşüncesini de reddeder Clastres. Şefler anlaşmazlıkları çözer ve teknik becerileri sayesinde toplumda saygınlık kazanırlar. Toplumdaki bireyler üzerinde ikna kabiliyeti olmayan şef, itibarını kaybedecek ve şeflik vazifesi sona erecektir. Teknik beceri bununla sınırlı değildir; şefin hitabet, avcılık ve savaşçılık konularında da yetenekli olması beklenir. Öte yandan; ilkel toplumlar istisnalar dışında savaşçı değillerdir, savaşı zorunlu hallerde yapar –savunma amaçlı- ancak sürdürülmesini istemezler. “Ölüm savaşçının yazgısıdır”, savaşa devam etmek isteyen şef, yalnız bırakılır (2011:168).
Toplumun mutlak gücünü koruması ve kendisinin üstünde bir iktidarın varlığına olanak tanımaması için, öncelikle nüfusun sınırlı kalması şarttır. Kabilelerin parçalı yapısı, toplumsal-siyasal bütünlükleri –kötülükle eşdeğer görülen Bir’i- engellemiştir ve böylece devletsiz toplumlar, aynı zamanda devlete ‘karşı’ toplumlar halinde varlıklarını sürdürebilmişlerdir (2011:170). Batı metafiziği temsilcisi Herakleitos’e göre, Bir iyilikle eşdeğerken, Guarani yerlisi için kötülüktür; çünkü yerliler Birliği devlet ile özdeş görürler (2011:173).
Tropikal Ormanın en kalabalık nüfusu olan Tupi Guaranilerde, nüfusun artışıyla beraber şeflerde gözlemlenen iktidar isteği artışı, nüfus ile siyaset arasındaki bağlantının anlaşılırlığı açısından yerinde bir örnektir. Birliği, devleti bertaraf etmek isteyen nüfuslar, kalabalıktan kaçınarak toplumlarını sınırlandırmaya gayret gösterir. Tarihli halkların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihi olduğu gibi; tarihsiz halkların tarihi de devlete karşı mücadelenin tarihidir (2011:175).

Kaynakça
Clastres, P. (2011). Devlete Karşı Toplum. (M. Sert ve N. Demirtaş, Çev.). (3.bs). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

3 Şubat 2015 Salı

Deliliğin Pençesinden Hayata




Susannah Cahalan’ın New York Times Bestseller kitapları arasında yerini almış romanı “Beynimdeki Yangın”ın konusunun oldukça dikkat çekici olduğu herhalde tartışılmaz. New York Post gazetecisi 24 yaşındaki genç ve güzel bir kadının deliliğin sınırında gezindiği sürecin öyküsünü anlatan kitap, söz konusu kadın Susannah’nın dilinden yazılmış. Hayatını yazarak kazanan bir gazeteci olmasından mütevellit, gerçek belgeleri derleyip toparlayarak elde ettiği verileri, hayatının kayıp zamanını kurgusal bir anlatı şeklinde, gayet sürükleyici bir dille de anlatmayı başarmış.
‘Çok satar’lar, hafif, uçucu, sadece zaman geçirmek için okunup kısa sürede unutuluveren kitaplar olduklarına dair bir önyargı yaşatırlar insana. “Beynimdeki Yangın”ın bu açıdan farkı var: Hakikaten unutulması güç bir hayat hikayesini anlatıyor olmasının yanı sıra, bir hayata geri dönüş hikayesini ve aynı zamanda her an herkesin başına gelme ihtimali olan ürkütücü deneyimi anlatıyor. Bu tarif, insana kanser hastalığı yenme süreçlerini de çağrıştırabilir elbette. Buradaki ayırt edici taraf ise, Susannah’nın yendiği rahatsızlığın ‘NMDA reseptör otoimmün ansefalit’ adında ‘zihinsel/nörolojik’ bir rahatsızlık olması ve belki daha önemlisi, fazla bilinmemesi gereği, tanının çok zor konmuş olması. Zira kitap, ‘tanı konmamış hastalara’ ithaf edilmiş.
Kurgu, Susannah’nın evinin içinde gezinen hayali tahtakurularıyla başlıyor, tahtakurularının hayali olduğu konusundaki yargı ise hastalığının tanısının konulduğu sürecin anlatıldığı bölümde ortaya konuluyor. Manhattan’da bir stüdyo dairede tek başına yaşayan, orta-üst sınıfa mensup bir Amerikalı’nın olağan gündelik hayatının hikayesi, başlangıçta bu şekilde tariflenen herhangi birisinin yaşaması muhtemel psikolojik (Giselle’in tarifiyle ‘şımarıkça’) sorunlarla değişmeye başlıyor. Fakat kısa sürede psikologlardan psikiyatristlere ‘terfi etmiş’ kadının, kendine koyduğu bipolar bozukluk teşhisi, paranoyaya, oradan farklı sendromlara dönüşürken; aslında olan bitenin basit psikolojik travmalar, stres kaynaklı, artık hepimizin alışık olduğu geçici bunalımlar değil; kalıcı olabileceği gibi ölümcül hale de gelebilen ciddi bir rahatsızlık olduğunu, Susannah ile birlikte bizler de öğreniyoruz…
Psikoloji/psikiyatri/nöroloji alanlarına ilgi duyan okurların, kurgu içerisinde bahsi geçen ‘capgras sendromu’, ‘dissosiyatif kimlik bozukluğu’ gibi kimi hastalıklar/durumlar hakkındaki özetleyici bilgiler tarafından da tatmin edileceklerini söylemek mümkün. Öte taraftan zihinlerimiz üzerine fikir yürütmek konusunda ortak paydamız olduğu gerçeği gözardı edilmemeli kanaatindeyim: Kuşkusuz, hepimiz hafızamızın yeterliliği/yetersizliği üzerine düşünüyor, hatıralarımızın bir kısmını zamanla parlatıp güzelleştirirken, bir kısmını beynimizin çöplüğünde yok etmeye uğraşıyor, rüyalarla gerçekler arasındaki sınırlara, paralelliğe dair düşünce üretiyoruzdur. Ve hatta günün birinde hafızamızı kaybetme ihtimalimiz, alzheimer’a yakalanma olasılığına karşı yapılabilecekler de gündelik sohbetlerimizi oluşturur haldeler son zamanlarda. Bu ilgi yoğunluğunun sebebi, sanıyorum ki, bahsi geçen alanlardaki araştırmaların yaygınlaşması sonucu bilinirliğin artışı. Psikoloji konusundaki hakimiyetimizin kaynağının gündelik hayatlarımızdaki stres oluşu ve dahi insanların yüzde-bilmem-kaçının anti-depresan bağımlısı olması ve/veya terapiye en azından bir seans gitmişliği ise; yine konunun güncel olması açısından belirleyici.
Kitaba geri dönecek olursak, başlangıçta ifade ettiğimiz gibi, Susannah’nın meselesi hakikaten psikolojinin sınırlarının çok ötesinde, beyninin sağ yarımküresinin bir anlamda iltihaplanması ve işlevini kaybetmesi söz konusu – kaldı ki; ilk bölümlerde kendisi ‘basit’ teşhislerle evine yollanıyor, işin ciddiyeti kadının geçirdiği şiddetli nöbetler neticesinde anlaşılıyor.
Genç, güzel, başarılı bir kadının tabir-i caizse aklını kaçırıp krizlere girmesi, soluğu akıl hastanelerinde alması, hayatını okur-yazarlığıyla sürdürürken, kitap okuyamaz, son derece konuşkan ve neşeliyken, gülemez ve iki heceyi bir araya getirmekte zorlanır hale gelmesi, ailesinin ve sevdiklerinin gözünde yok olup gitmesi, etrafındaki insanlar tarafından acıma hissiyle bakılır olması, hakikaten acı ve zor bir süreç olmalı. Bu sürecin anlatısı boyunca, Susannah’nın yakın çevresindeki insanların değişimleri, erkek arkadaşının tavrı, ayrılmış ve başka evlilikleri sürdüren anne ve babasıyla kurduğu ilişkilerdeki farklılaşma gibi durumlar iyi bir romancılığın ürünü olduklarından mı, yoksa gerçekten yaşandıkları için mi böylesi iyi yazılmışlar ve rahatlıkla okutuyorlar kendilerini; bilinmez. Ancak bir yaşamın kayıp kısmının bu şekilde geri kazanılması, Susannah’nın geçmişinde (yazardan ön adıyla bahsediyor olmak, çünkü kendisinin kendi romanının karakteri olması da ayrı bir yazının konusu) kalan bu büyük ve benzeri pek görülmeyen deneyimin, başka insanların yaşamlarına katması muhtemel değer ve dahi verdiği ilham son derece dikkat çekici.
Herhangi bir rahatsızlığa tanı koyulamaması, insanı en kötü ihtimallere dahi razı ediyordur herhalde. ‘En kötü karar kararsızlıktan iyidir’ cümlesinin haklılığı misali, en kötü hastalık da tanısı konulamayan ve bu nedenle tedavisi imkansız hastalığa kıyasla daha tercih edilir olmalı. Öyle ki; 2007 itibariyle NMDA otoimmünin teşhis edilebildiği bilinmekte ve 2009 senesi içerisinde hastalanan Susannah teşhisi konulan 217. hasta. Tanı konulamama hali kendisini o kadar yıpratmış ve pek tabii korkutmuş olmalı ki; “…kim bilir kaç kişi tedavi görmeden, bir akıl hastalığı teşhisi konarak yahut bir bakım evinde ya da psikiyatr koğuşunda yaşamaya mahkum ediliyordu?” diyerek kendisinin ne kadar şanslı olduğunu vurguluyor.
Deliliğin sınırlarında gezinen, beyninin içi yanan bir kimsenin, yakın zamanlarda yaşadığı bu sıradışı deneyimin sürükleyici hikayesi; zihnimizin kontrolü üzerine, yaşadığımız zamanın değeri üzerine düşünmek için de bir fırsat niteliği taşımakta. Limbik sistem, amigdala, hipokampus benzeri beynimizde yer alıp duygularımıza, hafızamıza yön veren kısımlara yönelik bilgiler de, anlaşılır şekilde ve yer yer çizimlerle desteklenerek verilmiş; ilgililere ayrıca duyurulur…

30 Aralık 2014 Salı

Kurosawa'nın “Kurbağa Yağı Satıcısı” isimli 'otobiyografi gibi' anlatısı üzerine




Afa Yayınları’nın 1994 baskısı “Kurbağa Yağı Satıcısı” uzun zamandır elimde. Akira Kurosawa’yı ben de çoğu insan gibi Yedi Samuray’dan tanıyorum ama sonrasında merak edip başka filmlerini de izlemiş, sevdiğim yönetmenler arasına kendimce eklemiştim. Bu kitabı da Kurosawa’nın adını görür görmez sahaftan, fuardan bir yerden aldım sanıyorum, üzerinden zaman geçmiş tam olarak hatırlayamıyorum. O sırada emin olduğum tek şey var: Bir kurmaca eser bu, Kurosawa’nın yazılı metni senaryodur diye tahmin ediyorum; bir senaryo okuyacağımı zannederek, yakın zamanda kitaba başlıyorum.
            Yanılmışım; meğer bir otobiyografiymiş. Bir kimsenin kendi hayatını anlatması fikrinin tuhaflığı üzerine dahi yazmış Kurosawa girişte; bütün anlatının içtenliği bir yana, düşündüklerimi düşünmüşlüğünden etkilenerek başlıyorum kitaba. Aslında kitabın başlığının konma sebebini, biyografi yazma nedeninin daha öncesinde –önsözün hemen ilk iki paragrafında- anlattığı için, Kurbağa yağı kısmının ilginçliğinin daha dikkat çekici olduğunu hatırlıyorum. Bunu hafızamda kaldığı şekliyle değil, Kurosawa’nın ifadesiyle aktarmayı tercih ederim:
            “Savaş öncesinde gezgin satıcılar, ülkenin dört bir yanında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışırlarken, özellikle yanık ve kesikleri iyileştirdiği sanılan iksiri elde etmek için geleneksel bir yöntem kullanırlardı. Dört tane ön, altı tane de arka ayağı olan bir kurbağa, dört tarafı ayna ile kaplı bir kutuya konurdu. Değişik açılardan görüntüsünü izleyen kurbağa hayretler içinde kalarak yağlı bir sıvı salgılardı. Bu sıvı toplanır, 3721 gün bir söğüt dalı ile karıştırılarak yavaş yavaş kaynatılırdı. Sonuç bu harika iksirdi.
            “Kendimle ilgili bir şeyler yazmak düşüncesi aynalı kutudaki kurbağayı anımsattı bana. Görüntüme uzun yıllar boyu değişik açılardan bakıp beğendiklerimi ve beğenmediklerini ayırmalıydım. On ayaklı bir kurbağa olmayabilirim ancak, aynada gördüklerim sanırım kurbağa gibi yağlı bir sıvıya benzer bir şeyler salgılatacak bana.”

Bir otobiyografinin önsözünde daha çarpıcı bir örnek verilip, kurbağa ile kurulan şaşırtıcı benzerlikten yola çıkarak, insanın hayatını anlatmasının kendi yansımalarına bakıp onları süzgeçten geçirerek sunması anlamına gelişi ancak bu kadar anlamlı biçimde ifade edilirdi sanıyorum. Hakikaten Kurosawa, dediğini yapıyor ve hayatıyla ilgili beğendikleri kadar beğenmediklerini, karakterinin yaratıcı ve yapıcı yönü kadar, zaaflarını ve zayıflıklarını da aktarıyor. Hatta beklenmedik bir şekilde, çocuk Kurosawa’nın ne kadar saf, mahsun, belki bazı yanlarıyla ‘ezik’ olduğunu görüyoruz, çocukluğu, ailesiyle ilişkileri, kalabalık kardeşlerin her birinin hayatının nereye nasıl evrildiğini, babasının, ağabeyinin karakteri üzerindeki etkisini ve ilerleyen süreçte hayatında nasıl kilit roller oynayabildiklerini görmek, süreci izlemek hakikaten muazzam bir tad bırakıyor okurda.
         Okuduğum kaç biyografi/otobiyografi vardır bilemiyorum ama sayıları çok değil, beğendiklerimin sayısı ise olasılıkla daha az. (İletişim’den çıkan biyografi dizisini son derece başarılı bulduğumu ekleyeyim yeri gelmişken. Özellikle Boris Vian’ın farklı yönlerinin işlendiği, müzisyen, yazar, sinemacı kimliklerinin ayrı ayrı aktarıldığı biyografi örneği pek keyifliydi.) Ama bir otobiyografi var ki, beni derinden etkilemiş, Kurosawa’nınkinden bahsederken hayatları/üslupları/anlatıları son derece ilgisiz olsa da sinema yapmaları ortaklığına sahip Luis Bunuel’i anmamak olmaz. “Son Nefesim” ismindeki eser, herhalde uzun başka bir yazının konusu olmalı. Paris’in 1920’lerdeki entelektüel ortamına, sürrealizme, dönemde yaşayan Andre Breton başta önde gelen sanatçı isimlere bakmak, onlarla aynı masada otururcasına dönemi ve ortamı deneyimlemek adına başka türlü bir eserdir Son Nefesim. Herhalde yaşam öykülerinin ortak olumlu yanları, sadece şahsın hayatının değil, dönemin, sürecin, üretilen eserlerin arkaplanındaki hikayelerin de anlatılıyor olması.
        Kurosawa’nın filmciliğinin öyküsü de Kurbağa Yağı Satıcısı’nda böyle işlenmekte. Kitabın yarısı boyunca anlatılan çocukluk, gençlik anlatısının sonrasında ressam Kurosawa’yı, farklı ortamlara girip çıktığı dönemi ve nihayetinde –ilginçtir ama tesadüfler eseri- yardımcı yönetmen olarak başladığı sinema hayatının neye evrildiğini, film sektörünün içinden bir göz olarak detaylarıyla ortaya koyuyor. Kendi filmlerinin üretim süreçlerine gelmeden evvel asistanlığını yaptığı ve hocası olarak gördüğü Kaciro Yamomoto’ya (Yama-san) saygısını dile getirip, üzerindeki emeğine hakkını vermeye çalışıyor. Herhalde özyaşam öyküleri biraz da, hayattaki başarılarda emeği geçenlere saygı duruşu niteliği taşıyor. En azından Kurosawa’nın ağabeyinden, ilkokuldaki öğretmenine çeşitli kişileri tekrar tekrar anması ve onlarla ilgili özel anekdotlara yer verişi bunun ispatı gibi.
        Çocukluğunda dalga geçilen, ‘sulugöz’ lakabı takılan o ezik çocuktan, herkesin saygı duyduğu yönetmenliğe, yazarlığa, senaristliğe giden yolda; uykusuz geçen günler, geceler, alkolle kurulan dostluk, kazanılan paraların barlarda harcanmasının öyküsü, Japonya, Kanto depremi, Japonların halet-i ruhiyeleri, farklı kültürler ve coğrafyaların hayatları nasıl etkilediği, filmlere uygulanan sansür, anlatılan hikayelerdeki temalardan benim gözüme çarpan/aklımda kalanlar. Kurosawa’nın “otobiyografi gibi bir şey” olarak gördüğü eserin sonunda, iyi senaryo yazmanın yöntemine dair kısa öneriler de var ve pek faideli gözükmekteler.
            Güncel baskısı, sinema dizisini hayli ‘sağlam’ bulduğum Agora Yayınları tarafından yapılmış olan kitabı sinemayla ucundan da olsa ilgilenen, öyle ya da böyle yaratarak/üreterek yaşamaya çalışan herkese gönül rahatlığıyla önerebilirim.  

30 Kasım 2014 Pazar

Çocuk ve Gençlik Edebiyatında Özgürlükçü Pedagojinin İmkanları

-->
Türkiye’de okur-yazarlığın düşük olduğu gerçeği her daim enine boyuna tartışılagelen bir konu olduğu gibi; eğitim sisteminin saymakla bitmeyecek eksik ve yanlışları, sınav sisteminin istikrarsızlığı ve hatta handiyse bütün çocukların üzerinde yarattığı ruhsal tahribat, yine üzerine çokça konuşulup, yazılabilecek, eleştiriler getirilebilecek, en önemlisi de bunlara bağlı olarak yeni öneriler ve ihtimallerin de konuşulmasının elzem olduğu konuların/alanların başlıcası. Okur-yazarlık durumu ile mevcut eğitim sistemini ortak bir başlık altında ele almak da elbette kısa bir yazının konusu olamayacak kadar kapsamlı ve derin tartışma gündemi yaratacak yoğunluğa sahip. Dolayısıyla bu yazıda, hem hali hazırda eğitim hayatına devam eden bir genç, hem de ucundan kıyısından edebiyata ve dahi çocuk edebiyatına bulaşmış bir insan olarak, şahsi gözlemlerimi ve naçizane düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım.

Öncelikle ‘okur-yazarlık’ tanımından anladığımız şeyin sadece bir dildeki yazılı metnin içeriğinin okunup algılanması, kavranması ile sınırlı kalışının temel bir problem olduğunun altının çizilmesi gerektiği kanaatindeyim. Ayrıntı Yayınları’ndan yayınlanmış Türkçe çevirisinin de piyasada erişilebilir olduğu ‘Ezilenlerin Pedagojisi’ isimli çalışmasıyla tanınan Paulo Freire’nin praksis temelli eğitim anlayışı, eğitimin ‘eleştirel okur-yazarlık’ ile bir tutulması gereğini vurgulamakta. Eleştirel okur-yazarlık, isminden anlaşıldığı üzere okunan metnin analitik değerlendirilmesi, okurun (eğitilen kişinin- olasılıkla çocuğun) edilgen konumundan çıkıp etken hale gelmesini sağlayan bir durum olmakla birlikte, aslında okur-yazarlık tabirinden anlaşılması gereken şeyin de bu olması gerektiği herhalde okur-yazar olma çabası güden insanların katılacakları bir görüş olacaktır. Yani Freire’ın öngördüğü eğitim anlayışının karşılığı olan eleştirel-okur-yazarlığın önündeki sıfata ihtiyaç duyulmadığı takdirde, hakiki manada okur-yazarların yetiştiği bir toplumda düşünce ve eylem birlikteliğinden ve dahi özgürleşen insanların varlığından bahsetmek mümkün hale gelecektir.

Böyle ütopik addedilebilecek bir giriş yaptıktan sonra, yaşadığımız gerçekliğe dönecek olursak, ‘okur-yazarlık’ tabirinin mevcut anlamı içerisinde okunan metinler düşünüldüğünde, ilk etapta akla gelenin edebi metinler olmadığı da ayrıca bir başlık olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Zira her ne kadar çok-satar romanların varlığından, memleketin dört bir yanındaki devasa alanlarda yapılan kitap fuarlarında günlerce süren imza etkinliklerinde gerçekleştirilen okur-yazar buluşmaları vaziyetlerinden haberdar olsak da; kurgu eserlerden ziyade insanların teorik metinler okudukları ve bu metinlerin de ağırlıklı olarak mesleki eğitim amaçlı okunduğu bir gerçek. Türkiye genelinde dini kitapların haricinde, en çok okunan kitaplar, üniversite dönemi boyunca, gençlerin meslekleri gereği okudukları kitaplar. (Türlü sınava hazırlık amaçlı satın alınan ders kitaplarını, test ve çıkmış soruların bulunduğu envai çeşit kitabı ise bütünüyle bu sınıflandırmaların dışarıda tutuyorum; aksi takdirde sahaf ve kitapçıların yerini alan bu ders ve test kitapçılarından -ve hatta özellikle artık sadece isminin kaldığı Beyazıt ‘Sahaflar Çarşısı’ndan- da bahsetmek gerekecek.) Dini kitaplar ve ders kitaplarını bir kenara bırakacak olursak, özellikle son yıllarda çeşidi artan, yayıncıların ilgisinin de arttığı ve artık çoğu yayınevinin yönelmek zorunda hissettiği alan olarak çocuk edebiyatının varlığından bahsetmek mümkün. Çocuk kitaplarının satışının, özellikle kurgu kitaplar özelinde düşünülecek olursa, büyük bir yüzdeyi kapladığını söylemek de yanlış olmayacaktır.

‘Boş zaman’larında kitap okuyan bir insan topluluğu, elbette edebiyat okurluğunu vakit kaybı olarak değerlendirecek ve akıllı telefonlarında oyun oynamak veya sosyal medya fenomenlerinin ‘aforizmalarını’ okumak varken, roman okumaya sıcak bakmayacaktır. Ancak genel-geçer bir önyargıyla eleştirebildiğimiz bu söz konusu yetişkin dahi, çocuğunun elinden roman düşürmüyor olması bilgisini etrafındakilere gururla verecektir. Çünkü içeriğinin ne olduğu üzerine kafa yorulmasa bile ‘eğitimin ve eğitimli olmanın’ önemi ne kadar biliniyorsa, ‘okumanın ve okur-yazarlığın’ da o kadar övgüye değer bir şey olduğu bilgisi kesindir. Çocuk okusun da, ne okursa okusun. Hatta çocuğun okuduklarının içeriğiyle ilgilenen ebeveynler de, çocuğun okuduğu kitabı kendilerince tasvip etmiyor, okunmaya değer bulmuyor olsalar dahi (söz konusu kitaplar gözlemlediğim kadarıyla korku, fantastik, macera türlerindeki tamamiyle ‘boş zaman aktivitesi’ olarak görülen kitap türleri); sırf çocuk okuma alışkanlığını kazansın diye, kitapların türü veya içeriğine karışmamaya çalışıyorlar. Ebeveynlerinkine benzer bir tutum öğretmenlerde de göze çarpıyor, okunması gereken ‘temel eserler’ başlığı altında çocukların ‘sıkıcı’ bulabilecekleri klasik edebiyat metinleri yerine, ilgilerini çekecek türlerde ve konularda kitaplar okumalarını sağlayacak esnekliği yaratan eğitimciler, ne mutlu ki, varlar. Burada esas olarak altını çizmek istediğim iki şey söz konusu; birincisi eğitim hayatı boyunca zaten ağırlıklı olarak edilgen olan ve sınavlara bağımlı olarak yaşayan, sınavların ölçütünce kendi başarısını sınayan, dolayısıyla büyük ihtimalle özgüveninde hasarlarla hayata başlayan çocukluk ve ilk gençlik çağındaki insanlar için birincil öneme sahip olan şeyin etken olma hali olduğunu düşünüyorum. Freirer etken çocuğun, nesne olma durumundan çıkıp insanlaşabileceği, ancak eğitim sürecinin öznesi haline gelirse özgürleşebileceğini söylüyor. Mevcut eğitim sistemimizin daha uzun yıllar boyunca eleştirel düşünmeye önem veren, çocukları istekleri ve yetenekleri doğrultusunda başarıya ve kendini keşfetmeye yönlendiren, ‘ideal’ bir eğitim sistemine evrilmeyeceği aşikar. Tam da bu yüzden, çocukların kendi seçtikleri kitapları okuması ve edebiyatın keyfine erken yaşta varırlarsa belki şimdiki ebeveynlerinden farklı bir okuma geleneği yaratmalarının olası olduğu inancını taşıyorum.

İkinci olarak değinmek istediğim nokta ise, ‘çocuk ve gençlik yazını’nın, genel olarak yazından ayrı bir alan olarak değerlendirilmesi ile ilgili. Açıkçası kitapların belirli yaş aralıkları gözetilerek üretilmesi, pedagogların ve eğitimcilerin edebiyatla çocuk arasındaki ilişkiye müdahale etmesi, benim başlangıçta pek kabullenemediğim ve gerekli olmadığını düşündüğüm bir durumdu. Tabii burada şahsi deneyimlerin ve her çocuğun olgunlaşma sürecinin farklılığı, her bireyin ilgi alanlarının biribirinden başkalığı gibi konuları düşünecek olursak bu ‘yaş aralığı’ meselesinin esnek olması gerektiği zaten ortada. Öte taraftan, içerik ve tür açısından yetişkin edebiyatından ayrı bir çocuk-gençlik edebiyatı alanının var olmasının gereklilik değilse de, büyük ölçüde bir etki arz ettiğinin altını çizmek gerekiyor. Çocukluk deyince nasıl ki ilk etapta özgürlük, sınırsız hayal gücü, neşeyle ve oyunla dolu bir süreç canlanıyor kafamızda; çocuğun okuduğu eserlerde de bu özgür, keyifli ve yaratıcı atmosferin varlığını koruması özellikle gerekiyor. Çocukların okuyacakları eserleri seçmek konusunda özgür bırakılması bir yana; bu eserlerin türlerinin hali hazırda onların istekleri olmasa dahi, macera, fantastik-kurgu, bilimkurgu ve benzeri düş güçlerinin sınırlarını genişletecek ve onların kendi gerçeklikleri içerisinde şahsi varlıklarını oluşturmalarına olanak tanıyacak üslupta eserler olması da, bu alanda faaliyet gösteren yazar ve yayıncıların olduğu kadar, eğitimcilerin ve ebeveynlerin de gözardı etmemesi gereken bir durum olmakta.

Eğitim süreci boyunca eğiten-eğitilen ilişkisindeki hiyerarşiden kopamayan, kendisine dikte edilen neyse onu öğrenmek durumunda olan, önem ve başarı tanımları tamamen içerisinde bulunduğu sistemin öngördüğü haliyle kendisine verilen çocuk ve gençlerin, hakiki okur-yazarlar haline gelebilmeleri için belki de yegane çıkış yolları okudukları edebi eserler olabilir. Bu nedenle çocuk yaştaki okurların karşılaştıkları eserler konusundaki hassasiyet onları ‘eğitmek’ değil de, ‘özgürleştirmek’ konusuna yoğunlaşmalı; ve belki bu sayede çocuk olan insan, bir birey olarak düşünme-eyleme birlikteliğini yazın alanından aldığı kudret ve özgüvenle hayata geçirebilmeli.


Not: Bu yazı 2014 Şubat ayında Mesele Dergisinin 86. sayısında yayımlanmıştır.

''Filozof Çocuklar Kulübü'' serisi dördüncü kitabıyla tamamlandı!..

Genç okurlara yönelik, felsefe içerikli roman serisi çalışmam ''Dünyayı Neden Değiştirmeliyiz?'' ile son buluyor. İlgilenen herkese keyifli okumalar dilerim :)


(Not: Kitap haberi, bundan sonra blogu aktif olarak kullanmam için bahane olur umuyorum. Senelerdir dokunmamış, hiçbir şey eklememiş olmamın telafisini, seneler içinde çeşitli mecralarda yayınlanan ufak tefek yazılar ekleyerek sağlamaya çalışacağım.)