Sanat... Toplum için sanat, yok hayır, sanat için sanat tartışmaları var önce... Sonrasında klasik sanat, neo-klasizm, modern sanat, aman yok post-modern sanat çelişkileri var... Bu mu sanat- hayır, hayır, şudur aslolan sanat çıkmazları var tabii bir de her zaman. Sanata dahil olan ne, ne için sanat, neden sanat, mesaj mı vermeli sanat, güzeli mi icra etmeli, dikkat mı çekmeli, sokakta sanat olur mu, sanatın sürrealisti ne, resim nerde, heykel nasıl...?!?
Bunlar benim için önemli değil. Evet, öznel olarak tüm bunları bir kenara bırakmak istiyorum. Keza dönemimde yaşayan ve dahi benim gibi düşünen herhangi bir insanın da bu kelimelerin dolu-ama boş’luğunda kafalarını kurcala-t-mak istemediklerini zannediyor, dahası büyük ölçüde biliyorum. Sanat sanattır işte; diyip geçemiyorum ama- benim kafamı kurcalayan başka bir şeyler var keza.
Mesela ‘sanat dünyamız’ın 20. yy sonu sanat tartışmaları çok mühim bir noktaya dikkatimi çekiyor vakti zamanında. Diyor ki, art kelimesinin kökende baz aldığı resimdir. Plastic art dediğinde heykel veya mimaridir. Ancak literature literature, music ise music’tir. Dilimizdeyse sanat’a dahil olanlar arasında edebiyat da vardır, müzik de, mimari de. Ve dahi böyle olmalıdır kanaatindeyim. Bir romancı her şeyden evvel bir sanatçıdır. Keza filozof da bilimden evvela sanatın yanında yerini alır modern zamanlarda. Hatta bilim sanat ve felsefenin keşif ve fikirlerin artışıyla dallanıp budaklanmaları, biribirilerinden ayrılmaları mevzu bahisse, felsefe diğer ikisinin arasında yerini alır ve filozoflar da bu bağlamda her ikisine bazen eş oranda, bazen bir diğeri ağırlıklı olarak gönderme yapar vesaire...
Tüm bunlardan bahsetmemin esas sebebiyse ‘benim’ öznel yaşantımda neyi nereye oturtmam üzerine yazmak, kendimi ‘aralamak’ istemime bir girizgah oluşturmaları aslında. Yoksa ben ne bir eleştirmenim, ne de anlaşılageldiği anlamda bir sanatçı. Ya neyim ben? Yazmanın yaşamında yaptığı en iyi ve yararlı şey olduğuna inanan bir genç, çizmeye yeteneği olmadığına eminse de mimarlığın kendisi için en iyi meslek olduğuna kanaat getirmiş bir mimarlık öğrencisi, deklanşöre basmayı seven bir çocuk, amatör olarak her türlü enstrümana aşık olduğunca elinde tutup saçmalamaktan zerre çekinmeyen bir insan. Nefes alan sıradan bir organizma, Duchamp’ın tembelliğine öykünen bir ruh...
Çocukken yalan söylerdim ve bunların yalan değil de, ta içimde inandığım gerçekler olduğunu bildiğimden vicdani en ufak bir rahatsızlık duymazdım. Keza aldığım ahlak eğitimi neticesinde yalan kavramından alabildiğine uzak kafamın içi, yaratılarını benimser ve ‘uydurmalarının’ hayal gücü adledilmesinden gurur duyardı. Fakat yine de hikayeler yaratma konusunda pek iyi sayılmazdım ve anlatımım elverdiğince yazmak yerine adeta kusmayı tercih eder ve bu doğrultuda, parmaklarımdan kağıda dökülenleri ancak bir sürrealistin rahatlığı ve hatta rehavetiyle bir türe dahil etmeden, bir öyküye öykünmeden aktarır, okuduğumda hoşlanmadığım her şeyi, ki bu her şey olurdu genellikle, bir kenara buruşturup atardım. Sonra bileklerimin ve parmaklarımın yorulduğunu fark edip klavye-monitör aşinalığına bıraktım kendimi. Derken kendimi öyküleri bırakmış, romanlar yaratmaya-yaşamaya başlamış buldum. Benim için sanat edebiyattı. Müziğin yeri her zaman başkaydı çünkü müzik bambaşka bir şeydi bana göre ama tüm yaratılar içinde en mühimi edebiyat olmalıydı çünkü yazmak hakikaten bir evren yaratmaktı. Deklanşöre basmaktan ya da boyalara saldırmaktan öte bir tarafı vardı çünkü, saatler, haftalar, aylar alan yaratım süreci neticesinde boyalara saldıran ve yahut işinde gücünde olabilen bir sürü karakter oluşturma özgürlüğü vardı bu alanda. Bir roman oluşturmak her şeydi, içine sanat’tan da istenilen konuyordu, hayat’tan da... Yaşam ve yaratılar iç içe geçiyor, yaşadıkça yazıyor, yazdıkça yaşadığımı duyumsuyordum. Yıllardır özlediğim babam Okan oluyordu, ayrıldığım sevgilim Musa’ya dönüşüyordu. Kimsenin eksikliğini hissetmemek ve kendi kendine yetmek her neyse roman yazmak bunun için yeterli olacak tek gereçti işte. Başka bir mekanda başkalarıyla olmanın ve istenilen herhangi bir şeyi yapabiliyor olmanın en ala kaçış yoluydu. Kaçış edebiyatı diye bir şey yoktu zaten, yazın her anlamda kaçışın kendisiydi. Öte yandan bu kaçış insanı hayatın ta içlerine çekiyordu. Sevmedikçe, sevişmedikçe, paylaşmadıkça, gerçek hayattan –neyse o gerçek- birileri okumadıkça yazmanın da bir manası yoktu keza. Ancak yaratan bir kişi, arkadaşlarıyla oturup geyik yaptığı içki sofrasında bir an uzaklara dalıp roman karakterinin şekillenmesine izin verir, karşısındakini dinlerken kafasının içine karşısındaki adamların anlattıklarını da baz alarak notlar alıverirdi. Etraftaki binalara bakarken kafasını kaldırıp, o mekana gelecek olan karakterlerini düşünür, Seçil olsa burda ne içerdi diye sorgular, yeni tanıştığı adama Eren’in vereceği tepkiyi merak edip kıs kıs gülerdi.
Orhan Pamuk’un yazdığı az şeyi keyifle okumama rağmen, ettiği tek bir cümle kendisine hayran olmamı sağlamıştır, evimin terasından İstanbul’un büyüsüne hemen her kapılışımda bu cümleyi anımsar ve ağlamaklı olurum: “Ben odamın penceresinden bakıyordum, yazar oldum. Keşke kafamı dışarı uzatsaymışım.”
Evet, bu hakikaten yazar olmanın ne demek olduğuydu, hatta yaşamanın ne olduğu üzerine de önemli sayılacak bir doneydi belki.
Daldan dala atlamak mı bu bilemiyorum ama bir de hep azınlık oluşu vardır yaratan-düşünen insanın. İnsanların hayatı komplikeleştirmelerine ve hırsla bezemelerine kızıp dururken, bir taraftan da hayatı basit yaşamadığı için özeleştiri yapmaya yeltenen çelişkileri de bu ‘azınlıklık’ vaziyetine dahildir bir ölçütte. Bir kere, sanatçı ‘diğerleri’ tarafından zamanı boşa geçiren insan olarak algılanır çünkü kitap okumak ‘boş zaman’larda yapılan bir aktivitedir, sinemaya gitmek vakit geçirmek içindir, hele resim sergisine bakınmak arkadaşı beklerken ancak yapılacak bir eylemdir onlara göre. Bu ülkede sanatla uğraşmak da, ilgilenmek de, aylaklıktır. Aylak adam’lığın naifliğini çok az insan ayrımsar yazık ki. Diğer yandansa sanatla uğraşan, her boktan anlayan ‘aydın’ adam da boş durmayı eleştirir ve hayatın işe gidip gelip eşiyle sevişmekten, çocuk büyütmekten ibaret olmadığını savunur, çok önemli işler vardır bu hayatta. Nedense bu aylak adamla aydın adam arasında da pratikte incecik bir ayrım dahi var denemez. Sadece aylak ne yaptığının-yahut yapmadığının- farkındadır, aydın ise yaptığını hep daha kocaman şeyler olarak yorumlamaktan geri durmayandır.
Yakın zamanda Jim Jarmusch’un filmleri üzerine söylediklerini de hafızasına kazımış biri olarak, onun anlatısındaki ana temayı kendi cümlelerimle ifade etmem gerekirse; yaşamda ciddi meseleler üzerine kafa yorup uzun ama muhtemelen ve ne acıdır ki bir türlü neticelenmeyecek tartışmalara girmek yerine çok daha değerli şeyler vardır: sevilen bir insanla kayalara oturup günbatımını izlemek ve doğanın nimetlerini ayrımsayıp şükretmek, nefes almanın matematik hesabı yapmaktan daha komplike ama daha basit olduğunun farkındalığında yaşamayı başarmak gibi...
Tüm bu kafamın içini dökmelerden sonra, kendi yaşamıma ve yaptıklarıma dönecek olursam, yazmaktan ziyade çizmeye başladığım şu günlerde ve daha mimarlık eğitimimin üçüncü haftasında görüyorum ki tasarım hakikaten yaratım demekmiş ve dahi fark ediyorum ki, mimarlık eğitimim yaklaşık on-on beş senedir süregeliyormuş. Keza her şeyi başka gözlerle görüp irdelemeye başladığımı itiraf etsem de kendime, mekan kavramının üzerimde yarattığı olağan-ötesi etkiyi bu alanda kafamın çalışabileceğine bir işaret olarak algılamak istiyorum. Bir yandan anlıyorum ki mimari koca bir gereksinimmiş, sanata en dahil alanlardan biriymiş, edebiyattan bile öte olduğunu söyleyerek yazma istemime haksızlık etmiş olur muyum ki acaba diye düşündüren bir yaratıcılık, özgürlük ve hatta özgünlük alanıymış. Malaparte’nin de dediği gibi mimari tasarım bir portre yaratmakmış belki de ve bir an evvel portremi ortaya koymaktan başka az şey düşünebiliyorum son zamanlarda. İnsandan çok bina, ağaçtan çok taş, binalar dolusu insan gördüğümüz bir zamanda ve İstanbul gibi sıfatlarını sıralamama gerek dahi olmayan ‘işte öyle’ bir kentin kentliliği içinde ne kadar haklı görüyorum kendimi, bunu da ifade etmeye uğraşmam gerekmeyecektir olasılıkla.
Mekanın içinde yer almakla binaya dışarıdan bakmak üzerine konuşmak ve Wittgenstein’ın söylemlerine girmek içinse uygun yer burası değil sanırım. Her ne kadar fugue gibi bir şey bu dediysem de son olarak yukarıda bahsettiklerimle ilintili sözler etmek istiyorum kendimce. Neymiş sanat? Büyük ölçüde hayatın kendisi. Bir yaradan ortaya bir mekan koymuş ve insanlara hayat bahsetmişse, ki ateist olmadığım gibi inandığım tasavvufi ayrıntılara girerek örneklendirmeyi bozmak istemiyorum, yaradanın mekanındaki insan da eser üretecektir ve bu üretimin kendisi sanattır, sokaktaki bina bir eserdir, bir romanın yazarlığı o romanın tanrı-ça-sı olabilmektir. Ben de tasarladığım bir mekanda hakikaten kıymetli bir yazınsal eser verirsem bir gün, yaşamımda yapacağım en harika şey olacaktır bu sanırım...
SERAN DEMİRAL
23 Ekim 2007 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
9 yorum:
sevgili seran,
öncelikle yazını ve düşüncelerini beğendiğimi dile getirmek isterim.Gerçekten de en azından bana göre farklı yerlerden de olsa,neticesini başladığın yere götürmen ciddi bir "sanat" =)
evet sen bir yazarsın aynı zamanda da çizer ama senin sanatın bence çizmekten çok yazmaktan geçiyor.çünkü yazarken çiziyor ve yaşıyorsun,arzularını,içindekileri,kendi politikanı ve vicdanını kağıt kalemle aşkediyorsun bizlere.en son bu tarihte yazmışsın ama sanırım yoğunluktan vakit ayıramıyorsun ya da vazgeçtin,birçok sebep olabilir..
devamını diliyorum yürekten ve yazana her zaman ayrı bir saygı duymuşumdur :)))
şenay
Epeyce eski fakat hala tehlikeli bir hataya düşmüşsün: amaç arıyorsun. Amaç arayarak başlayınca, mecburen, nesneleri kişileştiriveriyorsun. Sonra onların amaçlarını bulup ona uygun davranmalarını bekliyorsun. Öyle sürüp gidiyor...
Atiest olmadığını beyan etmişsin gerçi, yine de, bence teist de değilsin ki olsan bile çok farketmez, dinler de muhtemelen tam böyle doğdu işte. Neyse, şimdi, asıl konum şu ki:
1- Salt mantık anlamada hiçbir işe yaramaz, nitekim kendi içinde doğru sonsuz önerme bütünleri kurulabilir. Başka deyişle, bir önermeyi atıp onunla birlikte doğru önermeleri yığa yığa birsürü "mükemmel" sistem kurabilirim, aslında herkes kurabilir :), ve her bir önermeye baktı mı diğerlerinin de doğru çıkmasına hayran bile kalabilirim bir süre sonra (evet,herkes de kalabilir). Halbuki...
2- Occam'ın Usturası harika bir şeydir. "Kavramlar gereksiz yere çoğaltılmamalıdır" der, buradan salt "herşeyi zaten bilemeyiz, bildiklerimizi adam gibi, hızla düşünebilelim hiç değil" anlaşılır lakin aslında bir öneki madde ile, dolayı ile metod ile bağıntılıdır da o meret. Zihinde bağıntılı olabilecek kavramlar sınırsız olmakla birlikte olgusal yahut yanlışlanabilirlik ile bağıntılı kavram sınırlıdır. Yine, neyse hadi...
Sanat fizik gibi asil değildir elbet, özgürdür daha ziyade, lakin sanat etkinliğinden ziyade sanatı anlamak, tanımlamak ile uğraşıldığında yol yine bilime çıkar. Çıkmak zorundadır, nitekim aksi takdirde yaptığım yine sanat olacaktır ki o anlama değil, anlamlandırma çabasıdır. Yine, bir nebze, neyse şimdi...
Kısaca, "sanat ne içindir" sorusunun cevabı ile ancak sanatçının sanat yaratımını bir miktar anlayabiliriz. Ancak azıcık bir miktar, nitekim sanatçının kendisi de sanat üretirken ne yaptığını tam olarak biliyor değildir, ancak onun bildiği kadarını çözebiliriz. Hadi üstüne birazcık da sezgi eklenir, "burada tepki koymuş, şurayı kişileştirmiş, şurada öylesi yalnız hissetmiş ki salt laf sokmuş" denir ama, bunları doğrulamanın pek yolu yoktur, olancası da epeyce alakasız bir alana, psikoanalize çıkar.
Bu minvalde Wittgenstein'ı "gereksiz" sayman şaşırtıcı geliyor bana. Estetiği son derleyip toparlayan "büyük" isimdi ya kendisi, hani. Ondan önce Hegel ile Kant'ı bir arada düşünmek herkesin tek tek senelerini harcaması gereken bir şeydi. O dahi nedensellikte yamulabiliyor aslında, sanatta zaten gözümde hala doğrulama aşamasında, hala doğrudan ilintili kavramları vermek-almak ile (azıcık ustanın eserinde sadece almaya çabalamak ile ile) yetiniyor, lakin yine neyse, nitekim bir tahminden ötesini sağlamaz bu cümle.
Bir fuguenin böyle eleştirisi tuhaf kaçtı belki, yine de bu işin bir kısmının nedensellik ile uğraşmak dışında çaresi olmadığı fikrindeyim, yalnız da sayılmam hiç :)
yoo, son derece keyifli ve yer yer doğru bir eleştiri olmuş seninki =) evet, amaç aradığım ve nedensiz sorgulamaya giriştiğim bir dönemde ortaya çıkan bir yazıydı o. hayatımızın belli dönemlerinde etkilendiklerimiz ve dahi ortaya koyduklarımız, o dönemdeki hissiyatını bir daha barındırmazlar hiç. yalnız wittgenstein üzerine ne dediğimi anımsamıyorum, izin ver, kendi yazdıgımı gözden geçireyim =))
'gereksiz' adlettiğim doğru değil sevgili ufuk, bunu ifade etmek için, onu içeren bir başka fugue denemecesine yol almalıyız sanırım. sevgilerimle...
-öte taraftan onca bireyselizm kokan her satırın nihayetinde 'hadi neyse şimdi' ünlemini kullanıp sonlandırman eleştirinin garipliği olmuş belki de. dilersen sen cümlelerini sonlandırırsın, ben uzun uzadıya aktarırım bana düşündüreceklerini.
Bence hala tuhaf ama... Teşekkürler :)
Neyseleri "ben zaten tam olarak dediğimi diyorum" ile kıvırmayı yeğlerim genelde, ki o da ayağını "yazının onca dallanma arasında boğulmasından korkarım"a dayar. Çok gerekirse "yine de bahsi geçmeden olmaz, ana dal olarak ağırlıklarını inkar etmeye kalkmak ayıp olur" dahi derim (genelde sadece gerekir :) ) Asli savunmasını (nasıl ve ne kadar gerekirse gereksin) demişliğim olmadı henüz.
Bu kez çok daha rahatım...
"sanat etkinliğinden ziyade sanatı anlamak, tanımlamak ile uğraşıldığında yol yine bilime çıkar." demişim, ki yazının kilit taşı da bu. Hal bu ki artık aynı fikirde değilim. İşin kötüsü, "tez ancak başka bir tez ile ortadan kalkar"a baş kaldırmayıp bir süre daha onun doğruluğunu varsayacak olsam da, an itibari ile konu üzre herhangi bir "fikirde" de değilim.
Dilerseniz bu halini uzun uzadıya cevaplayın, belki bazı dallar önem kazanır o arada, doğrudan boğulacak olan değişir. Aksi halde ancak bir miktar süre rica etmek durumundayım... Fugue'den pek anlamasam bile bana da bir denemece gerekecek sanırım...
***
Yalnız, Wittgenstein bahsinin neysesi ziyadesi ile basit: doğrulandığı gibi, bir tahminden ötesini sağlamıyor.
yorumsuz...
Epeyce eski fakat hala tehlikeli bir hataya düşmüşsün: amaç arıyorsun. Amaç arayarak başlayınca, mecburen, nesneleri kişileştiriveriyorsun. Sonra onların amaçlarını bulup ona uygun davranmalarını bekliyorsun. Öyle sürüp gidiyor...
Ateist olmadığını beyan etmişsin gerçi, yine de, bence teist de değilsin ki olsan bile çok farketmez, dinler de muhtemelen tam böyle doğdu işte. İnsan, doğal hali ile, amaç arar, nitekim hayatta kalması buna bağlıdır. Yaptığı işte fayda olduğunu, "yapılanlardan" (ki her şeyin yapıldığını, bir bilinçle olduğunu farzeder, gerçekci bir oluş algısına sahip değildir) da ancak kendine hayrı olanın sürmesi gerektiğini varsayar. Aslen kısıtlı algısı ile, kendini referans alarak doğruyu, faydalıyı belirlediğinin farkında değildir (buradan pragmatizme göndermede bulunmak isterdim lakin yine neyse demek istemiyorum şimdi :) ). Hepi topu birbirine ölümüne zararlı olmayanların birbirleri ile birlikte "geçinip gittiklerinin" ayrımında hiçbir şekilde değildir.
Acıktığında yemek için dürtülenmesinden, annesinin kucağında, neredeyse cenin pozisyonunda mis gibi beslenivermesinden başlar belki, her oluşa açıklamayı ihtiyaçta ve amaçta arar. Herşeyi kendisi gibi algılar, herşeyi kendisi gibi algılayanın kendisi olduğu bilgisi ona bir hakimiyet hissi verir lakin bunun da ayrımında değildir, yalnızca gerçekler.
Hatalıdır, nitekim acıkan birinin yemeği amaçladığı açık olsa da bu amaçlama acıkmanın nedenselliği ile açıklanır ancak. Niçin sorusu ile cevaplar bulunur, lakin hiçbir cevabı kıyaslamak mümkün değildir, ki cevapları bulmaya ve elemeye yaramayacaksa sorular ne işe yarar ki?
Bunun da nedeni ile insan ırkına, tek tek ve toplu halde, kendim de dahil olmak üzre, delicesine, kimi zaman aynada yansımı gördüğümde ellerimin titremesine mani olamamasına kızgınımdır ben. Hala, bu konuda evrim dışında her şeyden umudum çoktan kesilmişken bile, neden ufacık bir çaba ile nedenselliğin yaygınca kavranmadığını anlamıyorum. Hiçbirşey yoktan var, vardan yok olmadığına göre var olan herşeyin öncesinin açıklaması ve eleştiri, sonrasının planlaması ancak "neden" ve "nasıl" soruları ile mümkündür, bu cümlenin kurulabilmesi dahi öyle. Bir tek huzurdan emin değilim, onca "neden?" içinde bir insanın huzura kavuşabileceğini hiç sanmıyorum... Kendi adıma dert değil, bir köşede huzur içinde oturup kalmaktansa ölmeyi yeğlerim, çok feci canım sıkılır benim öyle bi durumda :) Amaç arayışının nedeni huzurlu kalmaksa da... Olabilir mi ki? Bilmiyorum. Belki amaç arayışının gereği ve sonucu olmak zorunda olan referans, "herşeyi anlamlandıran", "herşeyi isimlendiren", "herşeyi değerlendiren" olmanın gazı ile huzurun ancak bu kadar dengelenmesi mümkündür. Belki de sadece saçmalanıyordur.
İnsan ırkının bir üyesi olarak doğrudan ve atalarımın ve hazırdaki türdaşlarımın boşa harcamanın dahi ötesinde zararın devamına yığdıkları kaynaklardan aldığım hasarı hariç tutarsam önemi yok, nitekim doğrunun iki sağlam tanımından biri yanlış olmadığı iddia edilebilen olsa da, bir başka deyişle yanlış doğrunun "doğrudan" kardeşi olsa da, ancak ölümü ile diğerine yer açar. Birbirlerinin parçası olamazlar. Diğer tanımına göre, diğer doğrularla birlikte doğruluğundan bahsedilebilir olmasına baksak da, amaç arama ile açıklama çabasını aynı anda anlamlı saymanın herhangi bir yolu aklıma geliyor değil. Belki bu anlamsızlığın bir bütünün kurulmasını sağlaması dışında, ki o halde o bütünün anlamlılığını da dert edinmem gerek, nitekim:
1- Salt mantık anlamada hiçbir işe yaramaz, nitekim kendi içinde doğru sonsuz önerme bütünleri kurulabilir. Başka deyişle, bir önermeyi atıp onunla birlikte doğru önermeleri yığa yığa birsürü "mükemmel" sistem kurabilirim, aslında herkes kurabilir :), ve her bir önermeye baktı mı diğerlerinin de doğru çıkmasına hayran bile kalabilirim bir süre sonra (evet,herkes de kalabilir). Halbuki...
2- Occam'ın Usturası harika bir şeydir. "Kavramlar gereksiz yere çoğaltılmamalıdır" der, buradan salt "herşeyi zaten bilemeyiz, bildiklerimizi adam gibi, hızla düşünebilelim hiç değil" anlaşılır lakin aslında bir öneki madde ile, dolayı ile metod ile bağıntılıdır da o meret. Zihinde bağıntılı olabilecek kavramlar sınırsız olmakla birlikte olgusal yahut yanlışlanabilirlik ile bağıntılı kavram sınırlıdır.
Russel'ın yörüngede bir çaydanlık, Sagan'ın ise garajında bir ejderhası olduğu savları vardır. Birinin çaydanlığı küçücüktür, cihazlarımız tesbit edemez, diğeri garajını açmayı reddeder, çünkü ejderhadan korkar :) İkisi ile de ortalığa birlikte laf sokabilmek için ruhumu satabilirim. Aslında, şu an bir shot viski için de satabilirim, alıcı çıkana kadar "varlığı" umrumda değil ve deli canım çekti nitekim, lakin buna neyse şimdi, buncacık yazı dışına kapı atıp konuya devam etme imkanım oluversin.
Amacı olduğuna inanılan, ne olursa olsun "hissettiren" cümleleri bulup "doğru mu" diye sormanın bir anlamı yoktur, nitekim elbet ki "doğrudur". İnsan ortalaması sormak yerinde doğrudan "doğrudur" deme tavrını izler, nitekim ziyadesiyle "iş bitirici" bir türüz (faydası olmadığını hiçbir şekilde iddia etmediğim için içim rahat).
Böylcee, Occam'ın Usturası'nın tam da amaçladığı gibi, ince kesikleri imgeleten saldırgan ve ürkütücü yanı anlamlı olur: tam olarak onu, "ben dediğim halde bile doğruluğunu mu sorguluyorsun" "sorusuna", kişi kendi kendine sorsa bile, "siktir lan yavşak" diyebilmeyi sağlar. Gelişimin, sınamanın, eleştirinin ancak "yanlış mı" sorusu ile mümkün olduğunu savlar ve buna devam edebilmek adına şövalyeliğe "hizmet eder". Oradan düşmanlıklar doğabilir, doğsun, usturanın açıkca hiçbir derdi ve amacı yoktur, ustura ismini kesiklere neden olmasından alır zaten ve uzunca süredir huzur ile anlamlılığının yanyana bulunabileceğine zerre ihtimal vermedim, şimdilerde buna çare arıyor olsam da huzur önceliklim değildir ve "önceliklim"den bahsedebildiğim sürece olamayacaktır yahut öncelikli kelimesini kullanmamın anlamı yoktur, nitekim hakkı ile düşünüyor değilimdir.
Sanat -aristo'nun tanımlaması ile- fizik gibi asil değildir elbet, özgürdür daha ziyade, lakin sanat etkinliğinden ziyade sanatı anlamak, tanımlamak ile uğraşıldığında yol yine bilime çıkar. Çıkmak zorundadır, nitekim aksi takdirde yaptığım yine sanat olacaktır ki o anlama değil, anlamlandırma çabasıdır.
Burada uzun süren bir uğraşım ve yerine iyice yayılmış bir önkabulüm vardı. Mutluyum ki o döngüsellik, ki durağanlık addederim aslen, yıkıldı. Şu var ki henüz yerine birşey gelmiş de değil. Şimdilik anlamlandırmaların da içkin olgusallıkları ile kısıtlı "bilim alanları" yaratabileceğini savlamış, üstüne sürekli hırçınca biçilen bir yapının yanlışlamak için dahi yaratımda epeyce dezavantajlı halde olacağını çoktandır düşünüyor durumdayım, ki bunları değişken ihtiyaçların yanısıra bir miktar zamandan önce ancak bir denemecede açabilirim. O kısım öylece bir duruversin şimdilik, hoş yazının ilk halinde bu halinde aklımda olmadığından çok dert olmasa da, ya o vakitki neysenin yerini uzun uzadıya cevabı merağımdan ve alabildiğine bodoslamasına ve-fakat sağlam işleyen onur kalkanımın "uzun cevap bahsinde hariç tutulan herhangi bir neyse belirtilmiş değil, bir angaryadan kaçınıp cevabı kaybetmek tamamen senin seçimindir" değerlendirmesinden hareketle kaybetmekten korkuma doldurup absürdlüğü göze almam, ya da hem absürdden hem de gereksizlikten kurtulabilmem olası ki, özür ve umutla, ikinciyi yeğliyorum.
Kısaca, "sanat ne içindir" sorusunun cevabı ile ancak sanatçının sanat yaratımını bir miktar anlayabiliriz. Ancak azıcık bir miktar, nitekim sanatçının kendisi de sanat üretirken ne yaptığını tam olarak biliyor değildir, ancak onun bildiği kadarını çözebiliriz. Hadi üstüne birazcık da sezgi eklenir, "burada tepki koymuş, şurayı kişileştirmiş, şurada öylesi yalnız hissetmiş ki salt laf sokmuş" denir ama, bunları doğrulamanın pek yolu yoktur, olancası da epeyce alakasız bir alana, psikoanalize çıkar.
Kısıtlı "bilim alanları"ndan bahsedebilsem de, bahsedemesem de ancak bu kadar.
Bu minvalde Wittgenstein'ı "gereksiz" sayman şaşırtıcı geliyor bana. Estetiği son derleyip toparlayan "büyük" isimdi ya kendisi, hani. Ondan önce Hegel ile Kant'ı bir arada düşünmek herkesin tek tek senelerini harcaması gereken bir şeydi. O dahi nedensellikte yamulabiliyor aslında, sanatta zaten gözümde hala doğrulama aşamasında, hala doğrudan ilintili kavramları vermek-almak ile (azıcık ustanın eserinde sadece almaya çabalamak ile ile) yetiniyor, lakin yine neyse, nitekim bir tahminden ötesini sağlamaz bu cümle.
Bir fuguenin böyle eleştirisi tuhaf kaçtı belki, yine de bu işin bir kısmının nedensellik ile uğraşmak dışında çaresi olmadığı fikrindeyim, yalnız da sayılmam hiç :)
Hepsinin üstüne bilinç sahibi bir canlının ne kadar doğal olabileceği ve doğallıktan ne kadar vazgeçeceğinin nasıl düşünülebileceği sorunu da uzunca süredir uğraştıran bir konu, henüz bir kırılım da yok.
Şey, şöyle bir tekrar baktım da, ne neyselerin yerine doldurmak, ne de "öylesine bir miktar süre" asıl sorun, sanırım.
Yine de şurada öyle bir şey var: http://ufukpaydar.blogspot.com/2008/07/buras-benim-plm.html
[edit : kaldırılmış yorum bunun yanlış "ne... ne..." kalıplısından ibaret]
Yorum Gönder